3/13/2008

Sağlıklı Yaşam


TAYLİFE SPA MERKEZİ “BAŞ”TAN YARATIYOR

2007 Nisan ayında Diyetisyen Taylan Kümeli tarafından açılan Taylife Spa Merkezi, güler yüzlü personeli ve sunduğu eksiksiz hizmet ile Başkent’e yeni bir soluk getirdi. Verilen hizmetleri, Diyetisyen Havva Baler Gezgüç ve Uzm. Estetisyen Mukaddes Şahin Korkmaz, Healer’s World muhabirlerinden Bilgenur Öğütcü’ ye anlattı.

“İş ortamının stresinden arınmak ve rahatlamak isteyen misafirlemiz arasında, fazla kilolarından kurtulmak isteyenler de bulunuyor. Uygulanan terapiler, uzman terapistlerimiz tarafından, misafirlerimizin ihtiyaçlarına uygun tablolar oluşturularak kişiye özel programlar şeklinde belirlenir” şeklinde konuşan Korkmaz, yapılan bakım süresince ; uygulamalar, kullanılan ürünler ve içerikleri hakkında kişilerin bilgilendirildiğini dile getiriyor.
Bir “Sağlıklı Yaşam ve Arınma” yeri olan Taylife SPA’da, “Sağlık Bir Bütündür” sloganıyla sağlıklı yaşam için bir çok alternatifi misafirlerine sunduklarını belirtiyorlar.

“Taylife ; Işığımızı Sürekli Koruyabildiğimiz, Yaşam Kalitemizi Elimizde T
uttuğumuz Bir Hayatı İfade Ediyor“

“Vücut bakımlarında amacımız, lokal ya da genel incelme; vücudun toparlanmasına ve sıkılaşmasına destek vermek; metabolizmaya yardımcı olarak yağ yakımını gerçekleştirmek, bu yöntemlerle bedenin azalmış olan mineral dengesini sağlamak ve istenilen kalıcı bir sonuç için devamlılığın önemini vurgulamaktır. “ diyen Korkmaz, selülit ve lokal incelme ünitelerinde, misafirlerine elektrik akımı ve ısı verilmeden, sağlıklı ve doğal bir sistemde incelme ve selülit tedavisi imkanının sunulduğunu dile getirdi. “Yapılan analiz ve uygulamalar doğrultusunda , kullanılan özel ürünlerle destek programlarımızın başarısına her yeni gün bir yenisi daha eklenmektedir” şeklinde konuştu.
Korkmaz, “Bunların dışında günün yorgunluğunu üzerinden atmak ve rahatlamak amacıyla gelen misafirlerimiz de hamam ya da sauna sonrası terapistlerimizce uygulanan vücut masajıyla gerginliklerinden ve stresten arınmış olarak merkezimizden ayrılırlar” dedi.

“Misafirlerimizle Beraber Bir Hedef Belirliyoruz”

“Merkezimize geldiğinizde sizin için açılan dosyalarda kişisel bilgileriniz, tercihleriniz ve terapiden beklentileriniz bulunur. Alınan bu bilgiler doğrultusunda hizmet aldığınız her bölümde, uzmanlarımızın davranışları bu kriterler ışığında biçimlenir” diyerek, yapılan uygulamalar hakkında şu bilgileri verdiler:

“Cilt bakımlarımız; temel cilt bakımı (nemlendirici bakım, besleyici bakım, yatıştırıcı bakım, ve arındırıcı bakım) ve özel cilt bakımı (anti-aging bakım, sıkılaştırıcı bakım, oksijen ve yeniden canlandırıcı bakım, kolajen bakım ve özel göz bakımları) uygulamaları şeklindedir.
Vücut bakımlarımız; temel vücut bakımı (enerji veren balneoterapi, inceltici balneoterapi, mineral destek ve sıkılaştırıcı bakım, enerji bakımı) ve özel vücut bakımları (göğüs sıkılaştırıcı bakım, ısınan yosun bakımı, deniz çamuru bakımı, el ve bacak bakımı) şeklinde uygulanmaktadır.
Masaj çeşitlerimiz; tedavi amaçlı masajlar (baş-boyun-sırt masajı, ayak refleksoloji bakımı, hamile masajı, selülit masajı, spor masajı ve jet lag masajı), rahatlatıcı masajlarımız (aromaterapi masajı, İsveç masajı, dört el senkronize masaj, couple masaj, extreme masaj) ve detoks masajları (manuel lenf drenaj masajı, derin doku masajı) şeklindedir.
Bunların yanısıra merkezimizde selülit, basen çıkıntısı, mide gevşekliği, bel kalınlığı, sırt fazlalıkları, kol sarkıklıkları, bacak içi gevşekliği, diz üstü ödemleri ve benzeri tüm problemlerin çözümüne katkıda bulunuluyor. “

Bel Ağrılarınızdan, Kalça ve Karın Bölgesindeki Yağlardan Kurtulmayı Sağlayan Spor : PİLATES

Bu spor aktivitesinde öncelikli amacın sağlam bir omurga, kas ve kemik yapısı yaratmak, duruş bozukluklarını düzeltmek olduğunu dile getirdiler. “Diğer sporlarda çalışmayan kas gruplarının aktif olduğu bu sporda, vücutta yer alan tüm kas gruplarını çalıştırmak mümkün. Aynı zamanda diğer spor aktivitelerine göre daha durağan bir aktivite olan Pilates’te rahatlamak, günün yorucu temposundan kurtulmak da mümkün” şeklinde konuştular.
“Günümüzde kafamızı nereye çevirsek ya bir pilates eğitmeni ya da bir pilates salonu görüyoruz” diyerek, Taylipe SPA Merkezi’nin farklı hizmet anlayışını bu alanda da ortaya koyduğunu ve “Reformer Allegro” makinasıyla bire bir eğitmen eşliğinde Pilates yapılmasına olanak sağladığını söylediler. “Spor hizmeti almaya gelen üyeler bu egzersiz metoduyla yaklaşık bir saat boyunca eğitmeniyle beraber spor yapmanın, yanlış tek bir hareket yapmadan egzersiz yapmanın keyfini çıkarıyorlar” dediler.


Gezgüç, “Kişiye Özel Diyet Programları Hazırlıyoruz”

Taylife Spa Merkezi diyetisyenlerinden Havva Baler Gezgüç, diyet programları ve zayıflamaya yönelik diğer programların birlikte uygulanması halinde çok daha çabuk sonuç alındığını söyledi. “Buranın en büyük özelliklerinden birinin de bir diyetisyen tarafından açılan tek SPA merkezi olması, öncelikli olarak sağlığın korunması ve devamının sağlanmaya çalışılmasıdır” diyen Gezgüç, diyet, fitness ve SPA uygulamalarının birarada olmasının avantajını da kişilere sunduklarını vurguladı. SPA uygulamalarında yağ kitlelerinin kırılmasının, diyet programında yağın vücuttan atımını kolaylaştırdığını belirten Gezgüç, bu şekilde vücudun da deforme olmadığını vurguluyor. Dyt. Taylan Kümeli ile birlikte çalıştıklarını ifade eden Gezgüç, “Diyet programımız öncesinde kişinin vücut ölçüm analizini yaparak bölgesel yağ dağılımı hakkında bilgi veriyoruz. Daha sonra biyokimyasal bulguları, genetik faktörleri, mevcut hastalıkları, beslenme alışkanlıkları ve sosyal yaşamlarına adapte edilmiş diyet programları uyguluyoruz” diyor.

Diyet Programına Detoks Uygulamasıyla Başlanıyor

Diyet programına detoks uygulaması ile başladıklarını söyleyen Gezgüç, bu şekilde vücudu arındırdıklarını söylüyor. Gezgüç, bu programın genel olarak bilinen detokslar gibi sadece sıvı besinlerin oluşturduğu bir program olmadığını vurguluyor. “Kişinin sıkılmasını önlemek ve besin çeşitliliğini sağlamak amacıyla her hafta değişen programlarla hizmet veriyoruz” diyor. Özel günlerde uygulanması için, özel diyet programlarının hazırlandığını söyleyen Gezgüç, “Mesela yılbaşında belli miktarlarda alkol kullanımına izin veriyoruz. Fakat sonrasında onlara “yılbaşı detoksu” uyguluyoruz” şeklinde konuşuyor.

Koruma Programlarında Amaç Eski Beslenme Alışkanlıklarına Dönülmesini Önlemek

Program süresince kişilerin motivasyonlarını korumaları için kontrolümüzü çok iyi sağlıyoruz diyen Gezgüç, amaçlarının kişiyi zayıflatmaktan çok sağlıklı beslenme alışkanlıklarını kazanmalarını sağlamak olduğunu dile getiriyor. “Her hafta sonrasında kişileri tekrar tartıp vücutlarındaki yağ, su ve ödemde ne gibi değişiklikler olduğu konusunda bilgilendiriyoruz. Sonraki haftanın diyet programını da bu kriterlere göre veriyoruz. Hem istedikleri kiloya ulaşmalarını hem de bunu yaparken sağlıklı kalmalarını sağlıyoruz. İstenilen kiloya ulaşıldığında ise kişileri koruma programına alıyoruz. Koruma programında amacımız kişinin eski yeme alışkanlıklarına dönmesini engellemek. Bu kontrolleri giderek artan aralıklarla yaklaşık 15 günde bir yapıyoruz. Zaten bir süre sonra diyet programının ne şekilde uygulanması gerektiğini kişiler kendileri de öğreniyorlar. İnsanları diyet psikolojisine sokmadan, sosyal çevrelerinden uzaklaşmadan diyetlerini uygulamalarını sağlıyoruz” diyor. Zayıflama diyetlerinin yanısıra; kilo almak isteyenlere, diyabet, kalp-damar hastalıkları gibi kronik hastalıkları bulunan bireylere, hastalıklarına yönelik beslenme programları hazırladıklarını belirten Gezgüç, “Hamilelik döneminde çok fazla kilo almak istemeyen anne adaylarına, hem bebeğin sağlığını, hem de kendi sağlıklarını korumayı amaçlayan beslenme programları hazırlıyoruz. Bunun yanında bebekler, çocuklar ve ergenlik dönemindeki bireyler için de beslenme programlarını düzenliyoruz” diyerek sözlerini bitiriyor.
"My business is not to reason and compare, but to create"

William Blake

TR: "Benim görevim yaratmaktır; mantığa hitap etmek ya da kıyaslama yapmak değil"
Bir William Blake resmi
"Active Evil is better than Passive Good"

William Blake

TR: "Faal olan bir Şeytan, pasif olan bir Tanrı' dan daha iyidir."
Hamlet

"Nothing either good or bad, but thinking makes it so"

William Shakespeare

TR: "Hiç bir şey iyi ya da kötü değildir; düşünmek yaratır bu kavramları"

İlişkiler




İÇİNİZE ATMAYIN, SAĞLIKLI KALIN

Michigan Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar sonucunda, eşinizle yaptığınız iyi bir tartışmanın sağlığınızı olumlu yönde etkileyebileceği ortaya çıktı.


Michigan Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, çiftlerden biri bir tartışma başlattığında diğeri öfkesini bastırıp susmayı tercih ederse bu çiftler, birbirleriyle kavga eden çiftlere oranla daha erken ölüyor. Araştırmacılar 17 yıldan daha fazla bir süre içinde 192 çifti dört gruba ayırıp incelediler. Araştırmacı bilim adamı Prof. Dr. Ernest Harbourg ve Michigan Üniversitesi Halk Sağlığı ve Psikoloji Departmanı, “İlk gruptakiler öfkelendiklerinde birbirlerine bunu belli ettiler, ikinci ve üçüncü gruptaki çiftlerden biri öfkesini belli ederken diğeri bastırdı, dördüncü gruptaki çiftlerin her ikisi de öfkelerini bastırdılar” diyor. Araştırmada, Michigan eyaletindeki Tecumseh’ de yaşayan çiftlerin profil analizleri yapıldı.

Haksız Yere Suçlanıldığında İçine Atan Eşler Erken Ölüyor
Harbourg, “Çiftlerden her ikisinin de öfkesini bastırdığı grupla diğer üç grubun karşılaştırılmasının sonuçları çok ilginç” diyor. Haksız yere suçlanıldığında öfkelerini bastıran çiftlerin olduğu gruptaki erken ölümlerin, diğer gruplardakinin neredeyse iki katı olduğuna dikkat çeken Harbourg, “Dördüncü gruptaki 26 çiftin 13’ünün erken öldüğü görülürken, diğer gruplardaki 166 çiftin 41’inde erken ölüm gözlemlendi” diyor. Harbourg, çiftlerin %14’ünün her iki eşin de öfkelerini bastırdığı grubu oluşturduğunu söylüyor ve öfkelerini bastıran bu çiftlerin %27’sinde çiftlerden birinin, %23’ünde ise çiftlerden her ikisinin de araştırma süresinde öldüğünün gözlemlendiğini ifade ediyor.

Problemi Nasıl Çözeceğiniz En Önemlisi
Ernest Harbourg, “Çiftler bir araya geldiğinde temel görevlerinden biri tartışma esnasında alttan almak oluyor. Genellikle kimse bunun eğitimini almıyor. Ebeveynlerinin ilişkisi iyi olan eşler, onları taklit edebiliyorlar. Bu kötü bir şey değil, fakat çoğunlukla çiftler problemlerin çözüm aşamasına önem vermiyorlar. Asıl olan, herhangi bir fikir çatışması olduğunda bunu nasıl çözeceğiniz. Bunu yapmadığınızda, eğer öfkenizi gömerseniz ve içinize atarsanız diğer insana ya da size saldıran kişiye gücenirsiniz, bu yüzden de problemi çözmeye çalışmazsınız. O zaman sıkıntıdasınızdır” diyor. Araştırmanın, katılan çiftlerin yaşı, sigara kullanımı, kilosu, kan basıncı değeri, bronşiyal problemleri, nefes alımı, kalp ve damar hastalıkları göz önünde bulundurularak yapıldığını belirten Harbourg, “Araştırmada, sadece hak edilmeyen saldırılar olarak görülen davranışlar incelendi. Eğer sataşmalar haklı olarak görülüyorsa ve suistimal edilen çocuk ya da kadın saldırıyı hak ettiğini düşünüyorsa o zaman “kurban” kızmıyor” diyor. Harbourg bu ön araştırma yapılan grupların sayılarının az olduğunu özellikle belirtiyor ve araştırmacıların şimdi 30 yıl sürecek bir araştırma için hazırlandıklarını söyleyerek sözlerini bitiriyor.



Bebek Sağlığı



KAFEİN TERAPİSİ PREMATÜRE BEBEKLERE HAYAT VERİYOR

Bazı insanlar sabah kahvesi olmadan yaşayamayacaklarını söyler, fakat kafein gerçekten de prematüre bebekler için kurtarıcı olabiliyor.

Yeni bir araştırma, yüksek dozda verilen kafein terapisinin zamanından oldukça erken doğan bebeklerde beyin felci de dahil olmak üzere pek çok sakatlığı azalttığını ispatlıyor. Kanada Ontario’ daki McMaster Üniversitesi Klinik Epidemiyoloji ve Biyostatik departmanında profesör olan Dr. Barbara Schmidt, “Bu gelişme, bakıcılar ve ebeveynler için gerçekten iyi bir haber. Artık biliyoruz ki kafein terapisi, faydalı tarafları zararlı yönlerini bastırdığında kesin sonuç veren bir tedavi şeklidir.” diyor. Schmidt, “Bu ilaç, çok erken doğan çocuklardaki sakatlık oranını azalttığını ikna edici bir biçimde gösteren ilk ilaç” diyor.

Kafein Terapisi On Senedir Uygulanıyor
Normal gebelik süresi 40 haftadır ve 37 haftasını doldurmadan doğan bebekler prematüre olarak adlandırılıyor. Bir bebek ne kadar erken doğarsa yaşadığı takdirde ciddi derecede sakatlık ihtimali de o kadar çok oluyor. Bulgular genellikle ufak bebeklerde olumsuz etki yarattığına dair olduğundan neonatolojistler, prematüre bebekleri ufak sakatlıklarla yaşatabileceklerini düşünerek pratik tedavi yöntemlerini uyguluyorlar. Pittsburg Çocuk Hastanesi klinik şefi Dr. Beverly Brozanski’ ye göre kafein terapisi prematüre bebeklerde yaklaşık 10 yıldır kullanılan bir yöntem.

Prematürelere Altı Bardak Kahvedeki Kafein Miktarı Veriliyor
Araştırmacılar apnenin, henüz akciğerleri ve sinir sistemi tam olarak gelişmediğinden prematüre bebeklerde sık rastlanan bir durum olduğunu belirtiyor. Bu problem için kafein terapisinin yaralı mı zararlı mı olduğuna cevap vermek için Schmidt ve meslektaşları bir grup oluşturarak Avusturalya, Kanada ve Birleşik Krallık’ ta 2000 bebek üzerinde araştırma yaptılar. Çalışmada yer alan bütün bebeklerin ağırlıkları 500g ve 1250 gr arasında değişiyordu ve ortalama 27 haftalık bir hamilelik süresinin ardından dünyaya gelmişlerdi. Bu bebeklerin yarısı kafein terapisi için rastgele seçildi ve diğer yarısı üstünde de placebo etkisi uygulandı. Schmidt’ e göre bebeklere verilen dozun 6 bardak kahvede bulunan kafein miktarına eşit olduğunu belirtti.

Kafein Terapisi Gören Bebekler Daha Ufak Oluyorlar
2006’da araştırmacılar, kafein terapisi gören bebeklerde, prematüre bebeklerde sık rastlanan akciğer hasarı olan bronkopulmoner displazi’ nin(doğuştan akciğer içinden geçen hava kanallarının tıkalı olması) daha az acı verici olduğuna dair ilk açıklamayı yaptılar. Fakat aynı zamanda kafein terapisi gören bebeklerin placebo uygulanan bebeklere göre daha ufak olduğunu belirtiyorlar.

Çocuklar 5-6 Yaşına Geldiklerinde Sonuçlar Daha Kesin Anlaşılacak
Araştırmacılar, halen sürmekte olan çalışmaların sonucunda, bebekler 2 yaşına geldiğinde elde ettikleri bulguları açıkladılar. Kafein terapisi gören bebeklerin %23’ünün öldüğünü ya da sinir sisteminde placebo uygulanan bebeklere kıyasla daha çok hasara rastlandığını söylediler. Beyin felci, kafein uygulanan grupta %42 daha az rastlanılan bir durum zekâ geriliği placebo uygulanan gruba göre %19 daha az rastlanıldı. 2 yılın ardından Araştırmacılar boy, kilo ve kafatası çapında önemli değişiklik görmediklerini kaydettiler. Schmidt ve meslektaşları bu bebekleri izlemeye devam ediyor ve çocuklar 5-6 yaşlarına geldiklerinde izlenimlerini tekrar bildirecekler. Bu noktada, araştırmacılar çocuklar 2 yaşındayken anlaşılamayan yetersizlikleri daha net görerek zeka geriliğine ve dışarıdan gelen uyarılara karşı verdikleri tepkilere dair daha kesin bilgiler elde etmiş olacaklar.

Schmidt: “Prematüreler İçin Artık Bir İlacımız Var”
Schmidt, kafein terapisinin diğer faydalı yönlerinin nasıl görüleceğine dair emin olmadığını belirtirken “ Bu faydalı etkilerin nedeni ne olursa olsun şu an kesin olarak söyleyebiliriz ki artık elimizde bebeklere yardım edebilecek bir ilaç var” diyor. Brozanski, “Biz, hep bebekleri mümkün olduğunca tıbbi ilaç tedavisinden uzak tutmaya odaklandık. Birçok aile endişeleniyor, ama artık ebeveynler rahat olabilirler. Bu çocuklarda kafein olumlu etkiler yarattı” diyor.


Makyaj


MAKYAJ HER ÇAĞDA KADIN İÇİN VAZGEÇİLMEZ
Kozmetik ürünlerin kullanımı aşırıya kaçtığında hem çirkin bir görünümün ortaya çıktığı hem de bu maddelerin cilde oldukça zarar verdiği bilinen bir gerçek. Estetiği ve güzelliği vurgulamakta kullanılan makyaj, tarihin eski çağlarından beri çeşitli biçimlerde kadınların hayatında yer alıyor.

Geçmişi 12. yy’ a dayanan ve İtalya’ da her yıl özel yapım maskeler kullanılarak kutlanan “Venedik Karnavalı” da kadın var olduğu sürece makyajın da var olacağının bir göstergesi. Günümüzde ise her kesimden kadının gerek günlük hayatta gerekse özel davetlerde vurgulamak istediği hatları ön plana çıkarmakta yardımcı olan bir araç. Estetiysen öğretmen Gülizar Yılmaz, makyajı yüzün güzel olan yerlerini ortaya çıkarırken kusurları kapatacak şekilde kozmetik araçlar kullanarak daha estetik bir hava kazanmak amacıyla yapılan bir uygulama olduğunu söylüyor. Yılmaz, günümüzde sıkça kullanılan “Makyaj kusur gizlemek için kullanılır” deyimine katılmadığını belirterek,” Makyaj, kusur gizlemenin yanında, yüzün güzel kısımlarını da ortaya çıkarmaktır. Makyaj yapmanın amacı insanın kendisini “güzel hissetmek” olduğu için ayrıca insana psikolojik bakımdan olumlu bir etkisi oluyor. Böylece kendi güzel yönlerini gördüğü için kişinin kendine olan güveni de artıyor” diyor.

“Her Kozmetik Ürünü Yüzümüze Sürmekten Kaçınmalıyız”
Makyaj yaparken yüzün ve yüz hatlarının şekillerine dikkat etmek gerektiğini söyleyen Yılmaz, kişinin kendi yüz yapısına göre makyaj yapması gerektiğini belirtiyor. Yılmaz, “Çünkü makyaj, insanı doğal halinden daha farklı gösterir ve bu nedenle makyaj yaparken bazı hususlara dikkat edilmediği takdirde, kişi güzelleşeyim derken çirkinleşebilir” şeklinde konuşurken en orantılı yüz şeklini oval yüz şekli olduğunu ifade ediyor. Yılmaz, kapatmalar ve vurgulamalar gibi küçük hilelerle oval yüz şekli yaratmaya çalışırken kullanılan malzemelere de dikkat edilmesi gerektiğine işaret ediyor. Yılmaz, “Her kozmetik ürünü yüzümüze sürmekten kaçınmalıyız. Kremler, fondötenler, kapatıcılar fazla kimyasal madde içermeyen ürünlerden seçilmelidir” diye sözlerine ekliyor.

Koyu Renkler Yüzeyi Daraltırken Açık Renkler Yüzeyi Geniş Gösteriyor
Göz makyajında da göz renklerine ve şekillerine dikkat edilmesi gerektiğini belirten Yılmaz, “Büyük gözü küçük göstermeye, küçük gözü büyük göstermeye, çukur gözse çukurluğunu kapatmaya çalışırız. Bu da makyajın renkleri ve bu renklerin tonlarına bağlıdır” diyor. Eye-liner ve kalemin doğru kullanımının göz şeklini orantılı bir biçime sokmakta büyük rol oynadığını belirten Yılmaz, “Renk tercihi genel olarak kişinin kendisine bağlıdır. Fakat örneğin, yeşil bir gözde mavi ve tonları asla kullanılmamalıdır. Şeftali ve kahverengi tonları yeşil gözler için en uygun olan renklerdir. Çukur bir yapıya sahip gözlerde kalem asla göz içine ve üstüne çekilmemelidir; gözaltında kullanılabilir. Çünkü bu gözü iyice çukurlaştırır. Böyle bir göz yapısına sahip kişiler mümkün olduğunda far kullanmamalılar. Kullanıldığında ise açık renkleri tercih edilmelidir; çünkü koyu renk yüzeyi daraltır açık renk yüzeyi genişletir” diyor.

Allık Doğru Bir Şekilde Uygulanmalı
Kişinin ten ve saç rengine göre de kullanacağı renklerin değiştiğine değinen Yılmaz, esmerlerin gri ve siyah kalemleri, sarışınların ve kumralların açık kahve ve kahverengi kalemleri, çok esmer olanların ise kızıl renkleri tercih etmeleri gerektiğini belirtirken gözaltı morlukları için en az üç ton kapatıcı uygulanması gerektiğini vurguluyor. Allık kullanımının da doğru olması gerektiğini ifade eden Yılmaz,” Elmacık kemiklerini ön plana çıkarmak için allıkları doğru bir şekilde kullanmak gerekir. Kişi uzun bir yüze sahipse kapatıcılar sürerek oranlamaya çalışırız. Mesela allık sürme şekli, yüz şekline göre değişir ve allığı doğru bir şekilde kullanmak makyajda çok önemli bir noktadır. Uzun yüzde burun kanatlarından kulak hizasına doğru geniş bir şekilde sürülürken yuvarlak yüzde şakaklara doğru sürülür” diyor. Tarihi geçen makyaj ürünlerinin kullanılmamasına mutlaka dikkat edilmesi gerektiğini söyleyen Yılmaz, böyle ürünlerin cilde ciddi zararlar verdiğine de dikkat çekiyor.

"Her zaman doğal olanı tercih etmek daha doğru"
Makyaj yaparken en büyük yanlışlıkların eye-liner, kalem, fondöten ve allıklarda yapıldığını belirten Yılmaz, allığın burun, çene ve yanaklara, yani tüm yüze uygulanmasının doğru bir yaklaşım olmadığını ifade ediyor. Fondöten ve pudraların aşırı kullanımına dikkat çeken Yılmaz, bu tür ürünlerin hem cilde çok zarar verdiğini hem de kişinin çirkin görünmesine neden olabileceğini söylüyor. Yılmaz. “Şimdiki gençler çok fazla fondöten kullanıyorlar. Gece makyajlarında ya da özel makyajlarda şart; ama günlük makyajda fondöten kullanılmamalı” diyor. Makyaj temizleyicilerinin çok fazla kimyasal ve kozmetik elementler içermediği müddetçe herhangi bir zararı olmadığını ifade eden Yılmaz, “Her zaman doğal olanı tercih etmek daha doğru “ diyor. Günlük makyajda hafif bir nemlendirici sürülüp göz, dudak ve hafif allık kullanımının yeterli olacağını belirten Yılmaz, ” Gece makyajlarında ise günlük hayatta kullandığınız tonları daha koyu olarak kullanılır. Bir de alternatif olarak simler, parlatıcılar, takma kirpikler kullanılabilir” diye sözlerini bitiriyor.

Ayak Sorunları



MODAYLA GELEN AYAK SORUNLARI

Modayı takip eden insanların özellikle ayakkabı tercihlerini, ayak sağlıklarının tersine yaptıkları bilinen bir gerçek. Bu gerçekler göz önüne alarak toplumumuzda ayak sorunlarının gün geçtikçe arttığını söylemek mümkün…


Ayakkabıların öncelikle kişinin günlük aktiviteleri sırasında vücut yükünü yere yayabilmesi gerektiğini kaydeden Op. Dr Ahmet Uçaner bu sayede yük dağılımının tartma özelliğiyle eşit hale geldiğini ifade ediyor. Numune Hastanesi doktorlarından Ortopedist Uçaner, ayakkabıların geniş taraklı, ayağı sıkmayan ve yumuşak derili olması gerektiğini söylüyor. Ayakkabının ön kısmının dar olmaması gerektiğini vurgulayan Uçaner, “Ayakkabının taban kısmı 0.5 -0.8 cm olmalı ve topuğu da bunun yaklaşık 1- 1.5 katı olmalıdır” diyor. Ayakla temas eden iç kısmın yumuşak olması ve ayak taban kavisini destekleyen iç taraftan olması gerektiğini söyleyen Uçaner, ayakta kalındığı müddetçe bu şekilde ayak tabanına maksimum destek sağlanması gerektiğini de sözlerine ekliyor. Ayakkabının yapım malzemesinin terlemeyi önleyen özelliğe sahip olmasının önemini vurguluyor. Uçaner, ayak sorunlarının diz, kalça ve bel sorunlarına neden olabileceğine dikkat çekiyor.

Nasırlar Ayak Sorunlarının En sık Rastlanılanı
Toplumda en sık görülen ayak sorununun uygunsuz ayakkabı seçimine bağlı olarak oluşan nasırlar olduğunu söyleyen Uçaner, dar ve sert derili ayakkabı giyilmesiyle 5. parmak ve ayak tabanında olmak üzere ağrılı nasırların oluşabileceğini de ekliyor. Bu nasırların tedavisinde öncelikle dermatolojik girişimler, nasır koruyucular ve tedaviler kullanıldığını bildiren Opr. Uçaner, bu tedavilerden herhangi bir cevap alınamazsa “cerrahi eksizyon (çıkarılma) uygulanabileceğini söylüyor. Uçaner, nasıra neden olan etken, yani ayakkabı seçimi değiştirilmedikçe çoğunlukla bu rahatsızlığın tekrar baş gösterebileceğini bildiriyor. .

“Metabolik Bazı Hastalıklar Ayak Deformitelerine Sebep Olabilir”
Metabolik Bazı Hastalıkların Ayak Deformitelerine Sebep Olabileceğine işaret eden Uçaner, romatizmal hastalıklar, gut, diabetes mellitus (şeker hastalığı), iskemik (beslenmeyle ilgili) damar hastalıkları, mantar enfeksiyonları ayakta deformiteler ve iyileşmeyen yaralarla birliktelik gösterebileceğini vurguluyor. Serebral palsi (beyin hastalığına bağlı felç), poliomyelit (çocuk felci) gibi hastalıklarda parmaklarda pençeleşme, eklemlerde sertlik, anormal postürler (vücudun genel duruşu) görülebildiğini belirten Uçaner, bu tip hastaların ayakkabı seçimlerine dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor. Bu tip hastalar, sert ve dar burunlu ayakkabı giydiklerinde iyileşmeyen kronik yaralar oluşuyor. Uçaner şunları söylüyor: “Şeker hastalığında ayak sinirlerinde oluşan hasarlar meydana gelen bir travmada ağrı hissinin kaybolmasına ve bu nedenle de hastanın bunun farkına varamamasına neden olacağından şeker hastalarının ayak bakımlarına dikkat etmeleri gerekiyor. Aksi takdirde, hastalarda ayak tabanı ve parmaklarda yaralar ortaya çıkabiliyor. Bu yaraların kronik enfeksiyon halini alarak çok ciddi durumlar ortaya çıkarabilir”

“Halluks Valgus” Deformitesinde Genlerin Rolü Önemli
“Halluks valgus”un başparmağın dışa doğru eğilmesi olduğunu söyleyen Uçaner, bu deformitenin tek bir parmakta görüldüğünü fakat sıklıkla diğer parmak deformitelerini de beraberinde getirdiğini belirtiyor. Uçaner, bu deformitenin özellikle dar burunlu ayakkabı giyilmesi ile ilişkili olduğuna da dikkat çekiyor. Bir parmaktaki metatars kemiğinin içe doğru çıkmasıyla kemik üzerindeki sıvı keseciğinin büyümesi, sıvı toplaması ve kalınlaşması sonucu “bunion” denen çıkıntılar oluşuyor. Bu deformitenin ilk safhalarında tedavide bir takım ortezler (tedavi cihazları) ile konservatif tedavi deneniyor. Bu aşamadaki deformitelerin gece-gündüz atelleri ve parmak arası makara gibi tedavilerle ilerlemesi durdurulabiliyor.”Halluks valgus” Deformitesinde genetik yatkınlığın suçlanan faktörlerden bir olduğunu belirten Uçaner, ailesinde bu tür bir deformiteye sahip olanların mutlaka bir ortopedi uzmanına başvurması gerektiğini vurguluyor. Bu tip hastalarda ilaç tedavileri etkili olmuyor fakat; deformitenin ilerlemesi engellenebiliyor. Uçaner, ortez tedavisinden sonra hastanın şikayetlerinin geçmemesi durumunda cerrahi tedavinin bir seçenek olduğunu söylüyor.

Cerrahi Tedavide İlk Seçenek Yumuşak Doku Ameliyatı
Cerrahi tedavilerde ilk seçeneğin yumuşak doku ameliyatı olduğunu belirten Uçaner, bu ameliyatların “bunionektomi”, yani yumuşak doku çıkıntısının kesilerek çıkarılması ameliyatı olduğunu söylüyor. Bu ameliyatlarda, deformiteye sebep olan gergin kas ve yumuşak dokular gevşetiliyor. Bu şişlik çıkarıldığında ayak, ayakkabıya daha iyi uyum sağlıyor. Ancak tekrarlamayı ve enfeksiyonu engellemek amacıyla hastanın rahat, yumuşak derili ayakkabılar giymeye devam etmesi gerekiyor ve ameliyat sonrası dönemde ortez kullanması gerekiyor. Uçaner, bu durumda genellikle yumuşak doku ameliyatları sonrası hastanın iyileştiğini ifade ediyor.

İlerlemiş Olgular İçin Farklı Ameliyatlar Gerekebilir
Bazı deformasyonlarda yumuşak doku ameliyatlarının düzelme için yeterli olmayabileceğini söyleyen Uçaner, kemik ameliyatlarının iyi bir seçenek olduğunu belirtiyor. Kemikten kesi yapılarak kama parçaların çıkarılıp düzeltilmesine “osteotomi” deniyor. Kesilen kemik halk arasında “platin” olarak bilinen metal internal tanı araçlarıyla tespit ediliyor ve bu tedaviye bazen alçı tedavisi de eklenebiliyor. “Artrodez Tedavisi”nin eklemin dondurulma işlemi olduğunu belirten Uçaner, bu yöntemin ilerlemiş olgularda kullanıldığına işaret ediyor. Bu yöntemde eklem yüzleri kesilerek kemikler birbirine tespit ediliyor ve eklemin donması sağlanıyor. Bazı olgularda eklem düzeltilerek eklem aralığına yumuşak doku konuluyor ve yeni bir eklem yapılıyor. Bu işleme “rezeksiyon artroplastisi” deniyor.

Ameliyatlardan Sonra Nelere Dikkat Edilmeli?
Bütün ameliyat cerrahi tedavilerin sonunda dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır. Ameliyat sonrası yara yeri enfeksiyonunun önemli bir problem olduğunu ifade eden Uçaner, hastanın, ameliyat dikişleri alınana kadar pansumanlarını özenle yapması gerektiği tavsiyesinde bulunuyor. Uçaner, “Yara yerinde meydana gelen akıntı ve iltihap önemli komplikasyonlardır. Ameliyat sonrası hasta yapılan alçıyı bozmamalı ve tekrar dar ayakkabı giymemelidir. Bu prosedürlere tam olarak uyulduğu takdirde deformite düzelir. Ancak hastanın unutmaması gereken, ayak sağlığına sürekli dikkat etmesi ve uygun ayakkabılar giymesidir” diyor.

Karboksi Terapi




BÖLGESEL İNCELMEDE YENİ BİR UMUT: KARBOKSİ TERAPİ

“Hiçbir tedaviden mucize beklememek lazım. Çünkü genetiğe karşı çalışıyoruz, doğaya karşı savaşmak hiç de kolay değil”” diyen Dermatolog Dr. Fatma Yıldız, son zamanlarda oldukça rağbet gören bölgesel incelme metodu karboksiterapi yöntemini anlatıyor.


B.Ö: Karboksiterapi nedir?
F.Y:
Vücudun içine karbondioksit gazı verilerek, vücudun kendi savunma sistemini kullanıp pozitif etkiler elde etmeye çalıştığımız bir tedavi yöntemidir.

B.Ö: Karboksiterapi nerelerde kullanılır?
F.Y:
Karboksiterapi, estetik amaçlı olarak, bölgesel incelmede, selülit tedavisinde ve iz tedavilerinde kullanılır. Bunun dışında, ağrı tedavisi için de olmak üzere fizik tedavi hastalıklarının çoğunda karboksiterapi kullanır. Ben dermatolog hekim olduğum için daha çok selülit tedavisi, bölgesel incelme ve iz tedavisinde kullanıyorum. Bunun dışında karboksiterapi, yara tedavilerinde de faydalıdır.

B.Ö:Hastalarınız çoğunlukla hangi şikayetle geliyor?
F.Y: Çoğu hastam bölgesel incelme ve selülit görüntüsünün yok edilmesi isteğiyle geliyor.

B.Ö: Bölgesel incelmede karboksiterapi nasıl uygulanır ve bu yöntemle vücutta ne gibi etkiler yaratılmaya çalışılır?
F.Y: Şöyle ki; vücut, içinde bulunan bütün karbondioksiti atmaya çalışır. Biz yağın içine karbondioksit gazı veriyoruz. Vücut bunu da atmaya çalışıyor. Bu savunma mekanizmasını kullanarak, karbondioksit gazı uyguladığımız bölgede bol miktarda “damarlanma” sağlıyoruz. Yani yeni kan damarları oluşturuyoruz. Yağ dokusundaki en büyük problem, yağın damarlanmasının az olmasından ötürü mobilize olmasının (dolaşıma katılmasının) zor olmasıdır. Çünkü dolaşımı azdır. Biz bu dolaşımı artırmaya çalışıyoruz. Dolaşım artırıldığı zaman hem o bölgede incelme sağlamamız kolay oluyor hem dolaşım düzeldiği için selülit görüntüsünde düzelme oluyor hem de iz tedavisinde yeniden yapılanmayı sağlayabiliyoruz.

B.Ö: Peki verimli sonuç alabilmek için kaç seans gereklidir?
F.Y:
Genelde biz 10 seans öneririz. Hastalar 3-4 seanstan sonra bir miktar fayda görürler. Fakat maksimum etki alabilmemiz için 10 seans devam etmek gerekiyor.

B.Ö: Karboksiterapi acı verici bir işlem midir?
F.Y:
Çok az acı verir. Çünkü iğne ile yapılan bir işlemdir. Fakat kullanılan iğne, 30G’lik piyasada kullanılan en ince uçlu iğnedir. Kan alırken kullanılan iğneden çok daha ince uçludur. Gazın yayılma sırasında da bir miktar sızı hissedilir. Ama zaten biz bu gazı yağ dokusunun içine veriyoruz. Yağ dokusu, sinirler açısından çok zengin bir doku olmadığı için hasta acıyı oldukça az hisseder. Hafif bir karıncalanma, yanma hissi gibi bir sızı hissedilir. Cilt yenilemede ,“gıdık dediğimiz bölümün toparlanmasında ve yüz gençleştirme işleminde de bu yöntem kullanılıyor. Bu bölgede yağ dokusu daha az olduğu için biraz daha fazla acı verir. Fakat bu henüz benim uyguladığım bir yöntem değil. Gelecek yıllarda, başarılarının kesin olarak kanıtlanması halinde uygulayabilirim.

B.Ö: Karbondioksit tedavisinin sonuçları kişiden kişiye değişir mi?
F.Y:
Evet. Şöyle ki; bel çevresi 100 cm olan bir hastada bu ölçüyü 90 cm’ ye indirebiliriz. Ama bel çevresi zaten 70- 80 cm olan bir kişi zaten normal sınırlarda olduğu için 40- 50 cm’ ye indiremeyiz. Çünkü karbondioksit gazı kaslarda erime sağlamaz, yağlarda erime sağlar. Zaten kasların erimesi hiçbir zaman istediğimiz bir durum değildir. Kişide fazla bir yağ miktarı yoksa mucize yaratamayız. Yani kişideki yağ oranına bağlıdır.

B.Ö: Bu tedaviyle genel bir kilo kaybı olabilir mi yoksa bölgesel incelmede mi etkilidir?
F.Y:
Karbondioksit gazıyla genel bir kilo kaybı sağlanmaz, amaç da bu değildir. Kişinin belirli bir bölgedeki şikâyetçi olduğu yağları o bölgeden uzaklaştırma için kullanılır. Şöyle; biz Türk kadınları, ırk olarak özellikle bel ve basen bölgesinde yağ biriktirmeye genetik olarak kodlanmış insanlarız. Erkeklerde bu birikme daha çok göbekte oluşur. Genetik olarak böyle bir yatkınlığımızın olması sonucu biz kilo versek bile, bundan en son basenlerimiz etkilenir. Kilo aldığımızda, bu kiloyu yine ilk olarak basenlerimizde hissederiz. Sonuç olarak, bir Türk bayanının belindeki ve basenindeki kiloyu verebilmesi için çok ciddi bir şekilde spor yapması ve yediklerinde dikkat etmesi gerek. Normal bir diyet ve sporla genel bir kilo kaybı oluşturulur. Fakat basenden ve bel kısmından hala şikâyet varsa, bu noktada biz bu bölgesel yağların erimesine yardımcı oluruz.

B.Ö: Uygulama yapılan bölgelerdeki yağlanmalar süre içinde tekrar oluşur mu?
F.Y:
Şöyle; hasta, “Ben hiç diyet yapmayayım, hiç spor yapmayayım; sadece karboksiterapi yaptırayım” derse de sonuç alınır. Ancak bu şekilde hem sonuç tatmin edici olmaz, yani santimsel olarak incelme çok az olur, hem de hasta verdiği kiloyu mutlaka aynı yıl içinde tekrar alır. Yani kişi, kilo verdiği halde şikayetçi olduğu bölgedeki yağı eritemediğinde veya “Ben kilo veriyorum ama yüzüm çöküyor, göbeğim gitmiyor” dediğinde biz karboksiterapi uyguluyoruz. Kısaca, zayıflamanın kişinin istediği yerden olmasını sağlıyoruz.

B.Ö: Diyet ve egzersiz yapmayı tercih etmeyen bir kişi bu işlemi birkaç kere yaptırabilir mi? Vücuda zararı var mıdır?
F.Y:
Diyet ve egzersiz yapmadan uygulamaya gelen hastalarım var. Mesela bu hastalarımdan biri diyet ve egzersiz yapmak yerine altı ayda bir gelerek, o süreçte aldığı kiloyu karboksiterapi yöntemiyle tekrar vermeyi tercih ediyor. Bu da bir yöntem. Sağlıklı olup olmadığı tartışılır ama zararlı değil.

B.Ö: Karboksiterapinin yan etkileri var mıdır?
F.Y:
Hayır. Yalnız eğer damara denk gelirsek orada bir morarma olur fakat birkaç gün sürer ve geçer. Bir de tabii önemli olan dozdur. Karbondioksiti de hastanın ihtiyacı olan dozdan çok daha fazla verirsek tabii ki o da zararlı olacaktır. Karboksiterapi tedavisinin uygun dozlarda verilmesi halinde bir zararı yoktur.

B.Ö: Karboksiterapi kimlere uygulanamaz?
F.Y:
Kontrol edilemeyen diyabet problemi ve aktif bir enfeksiyonu olan hastalara, kanser hastalarına, hemofili hastalarına bu yöntemi uygulamıyoruz. Hamilelere yapmıyoruz. Bunun dışında adet dönemlerinde kişiler biraz daha hassas olabilir, canları biraz daha fazla acıyabilir. Hem de bu dönemlerde vücut su tutar. Bu nedenlerden dolayı adet dönemlerinde de uygulamıyoruz.

B.Ö: Karboksiterapi tedavisinde bu 10 seanslık sürecin zaman dağılımı nedir?
F.Y:
Haftada 2 seansla başlıyoruz. Sonra hasta fayda görmeye başladığında, yani yaklaşık 5- 6 seanstan sonra haftada 1 seansa indiriyoruz. Bundan sonra da genelde haftada 1 seans olarak tedavi sürecini bitiriyoruz. Sonucunda da hastada diyet ve egzersiz desteğiyle %10’ a kadar bir incelme hedefliyoruz.

B.Ö: Peki bu tedaviye ek uygulamalarınız oluyor mu?
F.Y:
Karboksiterapi tedavisine mezoterapi ve lenf dranajı ile kombine edilmesi etkinliği çok artırır. Hastamıza mutlaka diyet veriyoruz. Çok sıkı bir diyet olmuyor bu. Sağlıklı beslenmeyi yaşam şekli haline getirmeye çalışıyoruz.

B.Ö: Seanslardan sonra dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?
F.Y:
Tedaviden hemen sonra, vücutta iğne delikleri olduğu için, duş almalarını önermiyoruz. Ertesi güne kadar sıkı kıyafet giymemelerini, parfüm kullanmamalarını öneriyoruz.

B.Ö: Her bir seans ne kadar sürüyor?
F.Y:
Bu işlem 5- 10 dakikalık bir işlem. Hastalarımız öğle aralarında gelip işlemini yaptırıp ondan sonra rahatlıkla işlerine dönebilirler, gündelik yaşamı etkilemez.

B.Ö:Peki bu 10 seanslık tedavide vücudun sadece bir bölgesine mi uygulama yapabiliyorsunuz?
F.Y:
Çok problemi olan bir hasta değilse, yani çok fazla kilosu yoksa bir seansta hastanın hem koluna hem göbeğine hem bacağına bütün şikayetçi olduğu alanlara uygulama yapabiliriz. Ama kişi obezse bütün dozu tek bir bölgeye kullanıyoruz, en çok şikayetçi olduğu bölgeyi seçmesini istiyoruz. Bir bölgenin tedavisi bitince diğer bölgelere geçmeyi tercih ediyoruz. Bir seansta gaz miktarını 1.5 litre’ nin üzerine çıkarmayı istemeyiz.

B.Ö: Selülit tedavisinde ve yara, iz, çatlak tedavilerinde de karboksiterapi kullanılıyor değil mi?
F.Y:
“Stria” dediğimiz büyümeye bağlı olarak, hamilelikten sonra oluşan çatlaklardan şikayetçi olarak gelen çok hastamız var. Bunlarım tamamen geçmesi ne yazık ki mümkün değil ama belirgin azalma görülüyor. Yara izi, kesik izi, dikiş izi gibi izleri de azaltabiliyoruz. Çünkü uygulanan bölgedeki hücreler yenileniyor. Selülit tedavisinde de karboksiterapi dolaşımı hızlandırdığından, portakal kabuğu görüntüsü azalıyor. Selülitin bütün derecelerinde de bir etki görülüyor; fakat 1.derece selüliti olan bir hastada çok belirgin bir düzelme sağlanırken artık nodülleşmiş (yumrulaşmış) selüliti olan bir kişide azalma sağlanabiliyor.

Spor ve Sağlık



SAĞLIĞINIZA SAHİP ÇIKIN, SPOR YAPIN

Ankara Üniversitesi Spor ve Beden Eğitimi Yüksekokul Müdiresi Gülfem Ersöz, çağımızın hastalığı hareketsizliğe karşı uyarıyor.


Bilgenur Öğütcü: Spor ve egzersiz arasındaki fark nedir?
Gülfem Ersöz:
“Sağlık için egzersiz” 1950lerden sonra gündeme gelmiş bir kavram. Spor, belli kurallar içerisinde yapılan ve yarışmaya dayalı bir kavram. Biz egzersiz demeyi tercih ediyoruz; çünkü egzersiz, özellikle sağlığı geliştirme amacına dönük, planlı, programlı fiziksel aktiviteler olarak tanımlanıyor. Yoksa basında olsun halk arasında olsun her ikisi de kullanılabiliyor. Bizim kastettiğimiz “amaca dönük” yapılan, egzersiz. Burada da amacımız fiziksel uygunluğu geliştirmek, sağlık durumunu iyileştirmek veya bir beceriyi geliştirmeye dönük fiziksel aktivitelerin bir uzman denetiminde kontrollü olarak yapılmasıdır. Böyle dediğimiz zaman gündeme 1950lerden sonra girdiğini biliyoruz. Zaten baktığımız zaman spor olimpiyatların tarihiyle eşdeğer. Olimpiyatlarla spor güncelleşmiş, geniş halk kitlelerinin ilgisini kazanmış ve günümüzde artık bir endüstri haline gelmiştir. İnsanlar spora ilgilerini seyrederek veya kendi yaparak gösteriyor. Bunun için de insanlarını ilgisini çekmek lazım. Yani bir “seyir” haline gelmesi lazım ki şu an içinde bulunduğumuz dünyadaki “spor” olgusunu ele alabilelim.

B.Ö: Her şeyin abartısının zararlı olduğu bilinen bir gerçek. Sporun da, abartıldığı takdirde, zararlı tarafları var mıdır?
G.E:
Tabii. Spor, sadece abartıldığında değil, yanlış yapıldığında da bazı olumsuz etkilere yol açabiliyor; ya da, kötü niyetli kişilerce insan sağlığına zarar verecek şekilde yönlendirilmesi durumunda zararlı etkileri olabiliyor. Çünkü istenilen “ne pahasına olursa olsun kazanmak” ise o zaman insan sağlığı ulusal, kişisel ya da kurumsal çıkarlar adına tehlikeye atılabiliyor. Yani her konuda olduğu gibi spor da insanın ruh ve beden sağlığı açısından zararlı bir unsur haline getirilebilir. Bunun yanında, spor yaparken yaralanabilirsiniz. Sonuçta burada kötü bir niyet yoktur, ama düşersiniz ve yaralanırsınız. Spor sakatlıkları, en çok rastlanılan zararlı etkilerden biridir ve hem bu yaralanmaların önlenmesi için hem de var olan yaraların rehabilitasyonu için yüzlerce, milyonlarca insan çalışmaktadır. Dolayısıyla spor nedeniyle sağlık açısından zarar gören birçok kişiyle karşılaşabiliyoruz. Buradan yola çıkarak biz diyoruz ki o zararlı etkileri olabildiğince bertaraf edelim. Yararlı etkilerini de mümkün olduğunca yaşam süresini uzatmak ve uzatırken de kaliteli bir yaşam sunmak adına kullanalım. Spor sağlık, her türlü alanda irdelenmesi ve üzerinde çalışılması gereken bir alan.

B.Ö: Sporun tarihine bakacak olursak, spor ne zaman devletin bir organı haline gelmiştir, bu süreç nasıl gelişmiştir?
G.E:
Özellikle İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’ndan sonra, genç askerlerin bu savaşlarda mücadeleleri sırasında yaşadıkları bazı sıkıntılı durumlar veya ölen askerlerin üzerinde yapılmış otopsilerde elde edilen bazı bilgiler doğrultusunda uzamanlar “Acaba bu insanlar daha hareketli olsaydı veya fiziksel olarak daha uygun olsaydı nasıl olurlardı” sorusunu gündeme getirmişler. İlk kez 1955 yılında fiziksel uygunluk (fitness) ile ilgili ABD’de, direkt başkanın kendisine bağlı bir federasyon oluşturulmuştur. Amacı halkın fiziksel uygunluğunu geliştirmek olan bu kuruluş Avrupa’ daki ve Amerika’daki çocukların fiziksel uygunluk kriterlerini karşılaştırmışlar. Amerikalı çocukların, bu bakımdan daha geri olduğunu görmüşler. Bunun da tabii ki tarihsel sürece bakıldığında gerekçeleri var. Yaşam tarzlarına bakıldığında 1900’lerin başına kadar insanların en ufak bir ihtiyaçlarını gidermek için çok daha hareketli olmak zorunda olduklarını görüyoruz.

B.Ö: Peki hocam, bu hareketsizliğin nedenleri teknolojinin gelişimiyle mi ilgili?
G.E:
Kesinlikle. İsveçli egzersiz fizyologu Per Olaf Astrand der ki: “insan hareket etmek için yaratılmış bir makinedir” . İnsanın doğadaki benzer canlılar gibi gıdasını elde etmek için, bir yerden bir yere ulaşmak için, güvenliğini sağlamak için mutlaka hareket etmesi gerekiyor.1950lerim Amerika’sına baktığımızda insanların çifter çifter arabaları olduğu, devamlı televizyon seyredilen, sanayileşme sayesinde gıda tüketiminin son derece arttığı ve bu gıdaya ulaşmanın kolaylaştığı ve sonuç olarak hareketsiz, fazla tüketen bir toplum görüyoruz. Sonuç olarak artan kalp damar hastalıkları, obezite, diyabet gibi çok ciddi sağlık sorunları kendini gösteriyor. Dolayısıyla sağlık için egzersiz bir dönemin ürünüdür. Bakılmış ki insanlar teknoloji nedeniyle hareketsizleştikçe daha fazla sağlık sorunlarıyla karşılaşıyorlar, o zaman bu insanları hareketli hale getirmek için ne yapılması sorusu sorulmuş. Spor alanındaki rekorların artması, spor alanına dönük araştırmaların çoğalması ve bilimsel verilerin ortaya konması birbirini etkileyen süreçlerdir. Bu süreçlerin sonucunda da fitness akımları ortaya çıktı. Sanatçıların, toplum tarafından tanınmış kişilerin egzersizi güncelleştirmeleri bunda etkili olmuştur. Artık spor, ister seyretmek adına “yarışmacı sporlar” olsun ister kendisinin uyguladığı bir sportif aktivite veya egzersiz şeklinde olsun günümüz çağdaş insanının vazgeçilmez bir unsurudur.

B.Ö: Yani, her alanda olduğu gibi spor alanında da toplumca tanınan kişilerin liderliğinde tanıtımı önemli?
G.E:
Kesinlikle. Bilimsel verilerin ortaya koyduğu gerçekleri, toplumun kendine önder veya rol model olarak gördüğü kişilerin doğru bir şekilde aktarması, özümsetmesi çok önemli. Gelişmiş ülkelerde zaten bunun sayısız örneklerini görüyoruz. Sağlık için egzersiz uygulamaları da bunlardan biri. Sağlık için egzersiz, yapanların dışında bu toplumların son derece lider karakteri taşıyan ve topluma örnek olan sporcuları da var. Biz açıklayacağız anlatacağız, ama halkın tanıdığı bir insanın öncülük etmesi tabii ki daha etkili.

B.Ö: Hocam, teknolojik gelişmeleri göz önünde bulundurduğumda, 1950lerde başlayan hareketsizliğin artarak devam ettiğini düşünüyorum ben. Fakat bunun çok da insanların elinde olmadığını düşünüyorum. Sizin bu konuda görüşünüz nedir?
G.E:
Kesinlikle doğru. Her çağın, her dönemin, her kuşağın kendine özgü avantajları ve dezavantajları vardır. Bizim avantajımız daha özgür ortamlarda büyüme şansını yakalamaktı. Biz bahçede oynayarak büyüdük. Besin sektöründe anlamsız sanayileşme olmadığı için kalorimizi de biz çok normal aldık; annemizin yaptığı beslenme çantalarıyla gittik okula. Daha natürel beslendik. En önemlisi sigaraya, alkole, ilaca ulaşamadık; yoktu çünkü. İstesek de içemezdik yani. Bazı şeylerin olmaması da bazen avantaj olabilir. Genç arkadaşlarıma şu mesajı vermek istiyorum: Zenginlik, bir takım imkânların artması ille de mutluluk demek değildir. İnsanın ekonomik gerekçelerden dolayı arabası yoktur ama arabasının olmaması onun günde 5 km yol yürümesini sağlar ve daha güzel beslenerek sağlıklı kalır. Eğer bugün araba üretimi, trafikteki araba sayısı, gıda sektöründeki üretim arttıysa tabii ki bundan hepimiz payımıza düşeni alacağız. Yani sonuçta artık bu hareketsizlik nedenleri bizim de kontrolümüzün dışına çıktı. Bu da zaten ülkelerde artan şişman sayısından belli; ABD’nin verdiği şişman istatistikleri bunu kanıtlıyor. Her çağda yaşanan bazı belirli sağlık sorunları vardır. Çağımızın riski de hareketsizlik ve hareketsizliğin getirdiği sağlık sorunları. Mademki çağımızın sağlık sorunu bu, her insanın küçük yaştan itibaren bu konuda bilinçlenmesi ve buna karşı tedbirlerini alması gerekiyor.

B.Ö: Peki hocam, bu hareketsizliğin insanda hem ruhsal çöküntüye hem de düşünme kapasitesinin daralmasına neden olduğunu söyleyebilir miyiz?
G.E:
Tabii. Düzenli egzersizin özellikle kalp damar hastalıkları, diyabetin tip 2 türü, obezite ve ruhsal bakımdan özellikle depresyonu ve anksiyeteyi önlediği bilimsel geçerliliği olan çalışmalarla ispatlanmıştır. Teknolojik ilerlemelerin yanında bir de bireyin toplumda yalnızlaşması sorunu var. Herkes tek başına yaşamak, tek başına ayakta durmak zorunda. Egzersiz programları hem sosyalleşme adına kişileri destekliyor hem de özgüveni artırarak destekliyor. Kişinin fiziksel anlamda kazanımları, yani kilo vermesi, vücudundaki kas yapısında olan olumlu gelişmeler, çevreden iltifatlar alması sonucunda kendinden hoşnutluk düzeyi artıyor. Bun ölçümler istatistiksel olmasa da kişide böyle bir algılama yarattığı bir gerçek.

B.Ö: Bu verdiğiniz bilgiler doğrultusu ve gözlemlerim sonucunda şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Son zamanlarda Uzakdoğu sporlarına ya da meditasyon uygulamalarına ilgi oldukça fazla. Bu insanlarda hem egzersiz yapma hem de sosyalleşme isteğinin farkına varmasının sonucu mu?
G.E:
Dönem dönem böyle farklı egzersiz, meditasyon akımlarına toplumda bir eğilim olur. Ben bunların hiçbirine karşı değilim. Hepsinin de belli ölçülerde desteklenmesi gerektiği ve belli gruplar tarafından benimseneceğini düşünüyorum. Toplumdaki bireylerin ihtiyaçları son derece farklı. Bizim ortaya koymamız gereken temel ilkeler çerçevesinde şunu söyleyebilirim: İnsanlar yoga yapsınlar. Fakat aynı zamanda yoganın eksik olan yönünü bilip ona bir de farklı bir egzersiz türü eklesinler. Uzman denetiminde ve önerileri doğrultusunda bilinçli çalışsınlar ki mümkün olan en fazla faydayı sağlasınlar. “Bu iyi değil, bu yapılmasın” diye bir şey yok. Yapılan şey belli dozda, bilimsel sorgulamayla yapılmaktaysa her yapılan bir faydası vardır. Bilimsel olan her şey tartışmaya, değişmeye, gelişmeye açıktır. Bu nedenle kişiler yapmak istediği sporu araştırmalı, sorgulamalı ve onun hakkında güvenilir kaynaklardan bilgi istemelidir. Bireyler doğru gözlemleri yapıp doğru kişilerle iletişime geçerlerse daha fazla fayda görürler. Üniversiteler de bu doğru kişilerin bulunacağı yerlerden biridir. Kişinin hepsini sorgulayarak ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda doğru kararlar vermesi gerekiyor. Biz buna “egzersiz reçetesi” diyoruz. Bu reçetelerle kişiye kendi ihtiyaç duyduğu reçeteyi veriyoruz. 10 yaşındaki kız çocuğunun ihtiyaçlarıyla 70 yaşlındaki eski sporcunun ihtiyaçları birbirinden çok farklı. Yani yapılması gereken egzersiz kişiye göre değişir; hem bireyseldir yani kişiye özeldir hem de spesifiktir, yani kişinin o andaki ihtiyaçlarına göre değişir. Bu nedenle uzmanlık gerektiren bir alan. Herkes belli bir eğitim ve yaşanmışlıktan sonra kendisi için iyi geleni tespit edecektir. Doğru zamanda, doğru aktivitenin, doğru sürede ve doğru bir şekilde yapılması ve aktivitenin sürekliliği çok önemlidir.

B.Ö: Sizce sporun veya egzersiz hareketlerinin Türkiye’de, insanlara daha faydalı hale gelebilmesi için neler yapılmalı, bu konudaki eksiklerimiz neler?
G.E:
Bence Türkiye’ deki doktorların en büyük hatası şu: Muayeneyi yapıyor, reçeteyi yazıyor bir de “hareket edin” diyor. Bunu demek çok kolay. Halbuki bir merkez bir uzmana yönlendirse sağlıklı yaşam bakımından her şey daha doğru olacaktır. Hem bu alanda uzman kişi ve merkez sorunumuz var hem meslekler arası işbirliği sorunumuz var, hem bireyin söyleneni aksatmadan yapmakta sorunu var. Türk toplumu gelişmiş ülkelerle karşılaştırdığımız zaman son derece hareketsiz bir toplum. Özellikle Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde egzersiz yapmak toplumun kültürüne yerleşmiş. Fakat bu toplumlarda bile egzersiz yapma oranı %25. Bizim bu konuda sağlıklı bir istatistiğimiz de yok. Çünkü bu araştırmayı çok geniş merkezlerin yapması lazım. Yapılması gereken egzersiz dozajının doğru belirlenmesi, bunun halka doğru bir şekilde anlatılması lazım. Sokaktaki bir insana sorduğunuzda, yürüdüğü mesafeyi ve yürüme hızını size tam olarak söyleme ihtimali çok düşük. Fiziksel aktivitenin sınıflandırılması konusunda haftada iki kez sahada top oynamak da bir kıstas değildir. Bizim hem toplumumuzun ne kadar fiziksel aktivite yaptığıyla ilgili doğru bir bilgimiz yok hem yapılan aktivitelerin ne kadar doğru olduğuna dair bir bilgimiz yok. Dileğimiz, önümüzdeki yıllarda bu çalışmaların artması ve daha sağlıklı nesiller yetişmesi.

B.Ö:Son zamanlarda çok fazla spor salonu açıldı. Birbirine yakın mesafelerde çok fazla spor salonu var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
G.E:
Spor salonları bir ihtiyaçtan doğuyor. Halk belli bir egzersiz alışkanlığı edinmek istiyor. Bunun da belli ekonomik limitleri var. Dolayısıyla küçük ekonomik limitlerle spor salonlarının açılması çok doğal. Bana sorarsanız spor merkezinin hem hijyen açısından hem merkezde kullanılan aletlerin insan sağlığına zararı olmaması bakımından olmazsa olmaz koşulları var. Bunun tamamen zararsız bir işlem olduğunu söyleyemeyeceğim için ben bu merkezlerin çok daha ciddi bir denetim altında bulunmasını tercih ederim. Hem hijyen koşulları bakımından hem de çalışan personelin eğitim düzeyi, kullanılan malzemenin niteliği bakımından daha dikkatli olunan salonların tercih edilmesini öneririm.

B.Ö: Hocam günümüzde artık insanlar “masa başı işi” yapıyorlar. İnsanlar kendilerini yorgun hissedebiliyorlar, zaman ayıramadıklarını söylüyorlar. Bu tarz iş yapan insanlara önerebileceğiniz bir şey var mı?
G.E:
Bu bütün gelişmiş ülkelerin sorunu. Buna yabancı literatürde “sedanter yaşam biçimi ” deniliyor. Prof. Dr. Necati Akgün de bunu Türkçe’ ye “oturak hayatı” olarak çevirdi. Şu anda benim yaşadığım hayat da bu. Kişi yatağından kalkar arabasına veya servisine biner, işine gelir, işyerinde oturur, tekrar arabası veya servisine biner ve evine gider sonra da televizyonun karşısında oturur ve uyur. Bu tabii her manada çok ciddi bir sorun. İnsanlar mutlaka günün içerisinde kendilerine bir aktivite zamanı ayırmak zorundalar. Haftada en az 3 gün tercihan 5 gün, bir saat kırk beş dakika civarında “dayanıklılık egzersizi”,yani yürüyüş, bisiklet, yüzme gibi tüm vücut kaslarının kullanıldığı tempolu aktiviteleri öneriyoruz. Bu egzersizi işe geliş veya işten dönüşte tempolu bir yürüyüş olarak da yapabilirler. Bu olmazsa olmaz. Bunun dışında kuvvet egzersizleri, esneklik egzersizlerinin de bu programa dahil edilmesi gerekir. Ayrıca, insanlara gün içinde fiziksel aktivitesini on bin adım civarına çıkarmasını öneriyoruz. Aşağıdaki odadaki arkadaşına mail atmak yerine kalkıp gidecek, telefonla bile mümkün olduğu kadar ayakta konuşulması gerek. Otobüsten, servisten evinin 500 m aşağısında inip yürüyecek. Bunun dışında, arabanızı gideceğiniz yerin mümkün olduğu kadar uzağa park etmekten çekinmeyin. Bunların hepsi hareketi artıracak öneriler.

B.Ö: Yani, aslında insanlar günlük yaşam tarzını biraz değiştirdiklerinde hareketlerini artırabilirler.
G.E:
Evet. Mesela hafta sonu için aile ile birlikte bir kebapçıda oturup yemek yemek ya da çarşı gezmek tek alternatif değil. Biz doğal zenginlikleri çok fazla olan bir ülkeyiz. Uzun doğa yürüyüşleri olabilir, doğada vakit geçirmek olabilir. İnsanlar soğuktan ve aç kalmaktan korkmadan kendilerini doğal ortamlara yönlendirsinler. Ben spor salonları kadar alışveriş mağazaları açıldığını görüyorum. Türk insanlarının arabalarına binip bu merkezlere gelip buralarda vakit geçirme eğilimleri olduğunu görüyorum. Bu merkeze gelmek hobisiyse, o zaman bu merkezin içinde kendine bir yürüyüş parkuru edinebilir. Kış mevsimlerinde bu merkezler de çok güzel yürüyüş alanları olabilir. Yani yeter ki insanlar kendileri istesinler.

B.Ö: Hocam o halde “zamanım yok” gibi bir şey kabul etmiyorsunuz?
G.E:
Asla. “İsteğim yok, bilgim yok” gibi şeyleri kabul ederim ama “zamanım yok “ lafını asla kabul etmem. Zaten istek bilgi olduktan sonra olacak bir şey. Bir şeyi hiç bilmeden isteyemezsiniz ki. Bilgilenirsiniz, yararları konusunda ikna olursunuz ve çevrenizde yapılmakta olduğunu görürsünüz ve sonra onu istersiniz. Hiç kimse sporu ve egzersizi severek doğmuyor. İnsan temel içgüdüleri gereği normalde yemeyi, ısınmayı tercih eder. İnsanlar öğrendikçe, belirli bir dozda egzersiz yapmanın ne kadar gerekli olduğunu görecek. Çünkü kendine göre düzenli ve belli bir dozda egzersiz yapmanın beyin üzerine çok olumlu kimyasal medyatörler salgılamakta olduğunu görüyoruz.

B.Ö: Yani “Spor yapan insan mutlu insandır” deyimi doğru?
G.E:
Tabii ki. Çünkü kimyasal medyatörlerin etkisinin kişinin kendini mutlu hissetmesini sağladığı kanıtlanmıştır. Bizim ülkemizde azınlıkta olsa bile, dünyada egzersize bağımlı olan (exercise addiction) insanlar var. Bu insanlar her gün yerini yaralasa, sakatlansa bile spor veya egzersiz yapmadan duramıyorlar. Demek ki bazı kimyasal medyatörler de bu bağımlılığı tetikliyor. Demek ki bu kişilerin hoşuna giden bir eylem ve kişiler için bir süre sonra vazgeçilmez oluyor. Sporun ya da düzenli egzersizin bir alışkanlık, bir yaşam biçimi haline gelmesi için başlangıçtan itibaren 6 ay- 1 yıl süre geçmesi gerekiyor.

B.Ö: Sporun Türkiye’deki durumu hakkında devletin yeterince desteğinin olduğunu düşünüyor musunuz?
G.E:
Türkiye’de devlet birçok alanda elinden gelen iyi niyetli bir çaba gösteriyor. Kaldı ki içinde bulunduğumuz yıllar artık özelleştirmenin ön görüldüğü yıllar. Bir yandan da böyle bir akım var. Ben eğitim, sağlık ve sporun desteklenmesinin devletin temel görevleri olduğunu düşünürüm. Özellikle de politika geliştirmek adına. Ne yazık ki ne eğitimimizde spora ayrılan zaman istediğimiz ölçüde ne tesis olarak okullarımız donanımlı. Ama bunu sadece spora karşı yapılmış bir ihmal olarak görmek haksızlık olur. İyi niyetli bir çaba var ama ülkenin kaynaklarıyla ve bireyin desteğiyle eşdeğer. Okullarda haftada iki saat bir beden eğitimi dersi var. Aile çocuklarının spor yapmasını, beden eğitimi nosyonu almasını desteklemiyorsa, yani toplum tabanından bir destek yoksa siz devlet olarak istediğiniz kadar bunu koymuş olun, sonuçta aileler özellikle de sınavları ön planda tutarak beden eğitimi derslerini gereksiz buluyorlar. Bu durumda çocuklarının fedakârlık etmesini istedikleri ilk şey spor. O anlamda devleti haksız yere suçlamaktan çok önce biz kendimizi eleştirelim. Biz çocuğumuzun spor yapmasını ne kadar destekliyoruz? Aileler sporu bir kültür olarak yerleştirse zaten devlete belli tepkiler verilir. Ben hiçbir okulda beden eğitimi öğretmeni yok diye ailelerin protesto yaptıklarını bu günde kadar görmedim. Bence bir çocuğun ilköğretim çağında bir beden eğitimi öğretmeninin olmaması çok ciddi bir sorundur. Çünkü beden eğitimi dersi, gelişimdir, oyundur, sosyalleşmedir, fiziksel uygunluktur. Herkes matematik profesörü olmayacak ama herkesin hareket etmesi şart. Ulu önder Atatürk sporun önemini “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ve “Ben sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlaklısını severim” diyerek vurgulamıştır. Yani liderlerimiz sporun önemini görmüştür, dilerim şimdiki liderlerimiz de görür. Ama asla kötümser değilim, olumlu gayretlerin olduğunu ama yeterli olmadığını düşünüyorum.

Şifalı Bitkiler



BİTKİLERİN VE BİTKİSEL İLAÇLARIN TEDAVİDEKİ YERİ

Bitkisel ilaçların ve bitkisel tedavinin öneminin her geçen gün artması ve bitkisel ilaçların Türkiye’deki ve dünyadaki durumunu Ankara Üniversitesi Farmakognozi Anabilim Dalı Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Gülçin SALTAN anlatıyor.


B.Ö: Bitkilerin ilaç olarak önemi var mıdır?

G.S:
İnsanlar var oluşlarından bu yana doğal madde olarak önce yiyecekleri, sonra zehirleri, bunların sonucu olarak da ilaçları bulmuşlardır. Dolayısıyla bitkiler gıda, yakacak, silah, ilaç ve barınak yapımı amacıyla kullanılmıştır. Bugün bitkiler tedavide önemlidir. Fitoterapi terimi de bunu açıklamaktadır. Fitoterapi; bitkiler ve doğal ürünlerle yapılan tedavi şeklidir. Ancak burada bir kavram kargaşası da çoğu zaman yaşanmaktadır. Fitoterapi ya da bitkisel tedavi genellikle alternatif tedavi olarak düşünülmektedir. Fitoterapi alternatif bir tedavi yöntemi olmayıp destekleyici ve tamamlayıcı bir tedavi olarak düşünülebilir. Diğer bir deyişle fitoterapi modern tıbbın alternatifi değildir. Modern tıbba yardımcı olmak amacıyla oluşmuş bir bilim dalıdır. Bugün de sağlıklı ve uzun yaşamak, gençliği uzatmak, yaşlılığı ertelemek amacıyla doğal beslenmek ve bitkilerden yararlanmak akımı nedeniyle bitkiler önceki yıllara göre daha fazla önem kazanmıştır. Fakat bu durum da beraberinde de bazı problemleri getirmiştir.

B.Ö: Tıbbi bitkilerin etkilerini nasıl öğrenebiliriz?

G.S:
Tıbbi bitkiler ve bitkisel ilaçlar konusunda eğitim alan tek meslek grubu eczacılıktır. Eczacılık meslek dersleri içinde yer alan Farmakognozi eğitimi çerçevesinde doğal kaynaklardan elde edilen ilaç hammaddeleri olan droglar; drogların elde edildiği kaynaklar, taşıdıkları etken maddelerin kimyasal yapısı, farmakolojik etkileri, toksik etkileri ve kullanımı bulunmaktadır. Doğal ilaç hammaddelerinin büyük kısmının elde edildiği tıbbi bitkilerden yararlanma şekilleri, bitkilerin kullanımının neden olacağı etkiler ve bu etkilerin neden olabileceği zararlar yine Farmakognozi eğitimi içinde yer almaktadır.

B.Ö: Dünya genelinde insanlar bitkisel ilaçlardan ne şekilde yararlanıyor?

G.S:
WHO (Dünya Sağlık Örgütü) raporlarına göre dünya nüfusunun %60’ı sentetik ilaçları hiç kullanmamaktadır. Dörtte üçü ise kendi geleneksel kültürlerindeki bitkisel ilaçlara güvenmekte, kendi geleneksel tedavi sistemlerini kullanmaya devam etmektedir. Şöyle bir örnek daha verebiliriz: Modern tedavide bugün ABD’de reçetelenmiş ilaçların %25’i doğal ürünlerden, diğer %25lik kısmı da doğal ürünlerle hazırlanan türevlerden oluşmaktadır. Amerika ve Avrupa’da bitkisel ilaçların sayı ve çeşidi her geçen gün artmakta ama daha önce de belirttiğim gibi bir takım sorunları da beraberinde getirmektedir.

B.Ö: Bitkisel ilaçlar nasıl kullanılıyor?

G.S:
Günümüz teknolojisine uygun olarak bitkisel ilaçlar aynı konvansiyonel ilaçlar gibi hazırlanmaktadır. Bunların en basit takdim şekli bitkisel çay şeklinde hazırlanan formülasyonlardır. Bunların dışında bitkisel ilaçlar tablet, kapsül, draje formunda da hazırlanabilmektedir. Bu formülasyonların ilk ayağı olan tıbbi ya da bitkisel çaylar Almanya, Fransa, ispanya gibi ülkelerde eczacı tarafından hazırlanıp yine eczanede eczacı tarafından halka sunulmaktadır.

B.Ö: Türkiye’de bitkisel tedavi nasıl yapılıyor?

G.S:
İşte problem burada. Türkiye’de doğal ilaçlarla tedavi çoğunlukla eczacı olmayan, kendisini “herbalist”, “bitki uzmanı” ya da “lokman hekim” olarak tanıtan kişilerce uygulanmakta, aktar ve benzeri yerlerde rastgele satılmaktadır. Bu yerlerde temizliğe dikkat edilmemekte, özellikle toz haline getirilmiş bitkiler arasında küf, mantar, taş ve kum gibi olmaması gereken maddelere rastlanabilmektedir. Paketlerin üzerine yazılması zorunlu olan latince isimler de ayrı bir problemdir. Şöyle ki pakette kekik olarak satılan tür genellikle Origanum cinsine ait iken paketin üzerinde Türkiye’de hiç yetişmeyen ancak yine kekik olarak isimlendirilen Thymus vulgaris yazmaktadır. Adaçayı için de durum aynıdır. Yani aktardan aldığınız kekik, ürünün üstünde yazan bitki cinsi olmayabiliyor. Bir de biz eczacılar için çok önemli olan dozaj kavramı bu kişilerce hiç önemsenmemektedir. Bu kişiler reçetelerini verirken “tutam”, “kaşık” ve “avuç” gibi bilimsel olamyan ve güvenilir sonuç vermeyen ölçülerini kullanmaktadırlar. Bitkisel ürünlerin de bir takım yan etkilerinin olabileceği hatta yüksek dozda öldürücü olabileceği ve diğer ilaçlarla etkileşebileceği göz ardı edilmektedir.

B.Ö: Bitkisel ilaçlar konusunda yasal düzenlemeler nasıldır?

G.S:
Çeşitli kuruluşlar bu denli toksik olabilen ve bir o kadar da rağbet gören bitkilere belli standartlar getirmeye Fitoterapiyi kendi kendine rastgele bir tedavi şekli olmaktan çıkarmaya çalışmış olup, halen bu çalışmalar devam etmektedir. Kullanılacak bitkisel ilaçların aynı konvansiyonel ilaçlar gibi ruhsatlarının Sağlık Bakanlığı’ndan alınması ve ruhsat alındıktan sonra eczanelerde satılması gerekmektedir. Bu konuyla ilgili olarak Sağlık Bakanlığı bünyesinde bitkisel ilaçlara ruhsatlandırma yapan çeşitli komisyonlar vardır. Bitkisel ürünlerin bir diğer ayağı ise bitkisel çaylar ve gıda katkı maddeleridir. Bununla ilgili olarak ta Tarım Bakanlığı bu ürünleri taşıyan etken maddelerin etkilerini göz önünde bulundurarak pozitif ve negatif bitki listeleri oluşturmuş ayrıca Tarım Bakanlığı bünyesinde de Üniversite Öğretim Üyelerinden konusunda uzmanlaşmış kişilerden oluşan komisyonlar kurulmuştur.

B.Ö: Bitkisel tedavi konusunda Türkiye’deki eksiklikler nelerdir? Bu eksiklikler sizce nasıl düzeltilebilir?

G.S:
En önemli olay şudur. Türkiye’de halen bitkisel ilaç kullanan birçok hasta aktardan bitki ya da bitki parçaları alıp bunları kendi mutfağında hazırlamakta veya piyasada satılan bitkisel ilaçları da doktora veya bir uzmana danışmadan kullanmaktadır. Burada yine “Bitkiseldir, zararsızdır” mantığından yola çıkılarak abartılı promosyonlarla ve yetersiz bilgilerle piyasaya sürülen bitkisel ilaçlar halkımızın şifa umudunu sömürmektedir. Onun için mutlaka bitkisel ilaçları ruhsatlandırılmış ürünler arasından almaya dikkat edilmeli, kıullanım dozu ve kullanım süresine dikkat edilmeli ve mutlaka hekim kontrolünde hekim-eczacı işbirliği halinde kullanmalıdır.

B.Ö: Bitkisel tedaviye bir eğitim kuruluşu olarak sizin katkınız nedir?

G.S:
Biz Ankara Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı olarak 10 yılı aşkın süredir “Fitoterapi Drogları Tezsiz Yüksek Programı”nı uygulamaktayız. Program üç yılı kapsayan bir yüksek lisans programı olup bu programı tamamlayan kişiler “Fitoterapi Uzmanı” olarak mezun olmaktadırlar. Bu konuda Tıp Fakülteleri de duyarsız kalmamakta olup bazı Tıp Fakültelerinde “Fitoterapi” seçmeli ya da zorunlu ders olarak müfredatta yer almaktadır. Sonuç olarak dünyada geniş bir kullanım alanı olan, sayı ve çeşidi her geçen gün artan bitkisel ilaçlar konusunda bilgi vermek, bu tedaviyi hekimle birlikte uygulamak eczacının hem görevi hem de sorumluluğu diye düşünmekteyiz.

NLP


İŞ STRESİ İÇİN “EĞİTİM”

NLP Son zamanlarda oldukça rağbet gören çalışmalardan biri… Bireylere, özellikle iş stresinden uzak durmakta zorlananlara verilen bir eğitim olan NLP birçok iş alanında insanlara yardımcı oluyor. 1972 yılında Amerika’da NLP eğitimi alan Nil Gün ile bu yöntem üzerine konuştuk.

B.Ö: NLP nedir?

N.G: “Neuro Linguistic Programming” sözcüklerinin ilk harflerinden oluşan NLP’ ye kısaca “Duyu Dili Programlaması” diyebiliriz. Nesnel deneyimlerin sistematik doğasını inceleyen bilim gibi NLP de deneyimlerin sistematik doğasıyla ilgilenir. Fark sadece deneyimlerin nesnel değil öznel olmasıdır.
NLP aynı zamanda insanın yeteneklerini ve yaratıcılığını kullanarak duygularını ifade etme sanatıdır.

B.Ö:Seans halinde mi uygulanır? Eğer öyle ise kaç seans sürer?

N.G:Biz dört günlük grup eğitimi veriyoruz. Bu dört günlük eğitimde, kişinin ihtiyacı olan her türlü bilgi ve teknik öğretiliyor.

B.Ö:Size gelen insanlarla uygulama sonrası da konuşuyor musunuz? Öyleyse siz bu insanlarda ne gibi değişiklikler görüyorsunuz?

N.G:Eğitim gerçekten çok dönüştürücü. Katılımcıların eğitimden sonra kendi hayatlarında yaptıkları pozitif değişiklikler çevrelerini etkiliyor. Etkilenen insanların eğitimlerimize gelmesi zaten eğitiminin sonuçları hakkında bize yeterli bir fikir veriyor. Eğitimlerimize genellikle ya NLP kitabımı veya diğer kitaplarımı okumuş ya da eğitimimize katılmış bir kişide gördüğü olumlu gelişme ile etkilenen, çevresinden insanlar geliyor.

B.Ö:Bu insanlar size uygulama hakkında neler söylüyorlar? Ya da hayatlarında değişen durumlar hakkında sizinle konuşuyorlar mı?

N.G: Tabii ki hayatlarında inanılmaz değişiklikler yaşıyor insanlar. Çevreleriyle daha kaliteli ilişkiler kuruyorlar. Başarıları artıyor. Fobi vb. spesifik sorunlarından özgürleşiyorlar. Hayattan aldıkları doyum artıyor. Uygulama hakkında neler söylediklerini bilmek istiyorsanız www.kuraldisi.com sitemize girip katılımcı görüşlerini okuyabilirsiniz.

B.Ö: Siz NLP ile nasıl tanıştınız?

N.G: Ben yetmişli yılların başında gittiğim Amerika’da uzun yıllar kaldım. Bu süre içinde hemen hemen tüm zamanımı eğitim alarak geçirdim. NLP de aldığım eğitimlerden biriydi.

B.Ö: Sizce insanlar neden bu uygulamayı yaptırmalı?

N.G: Eğer yaşam kalitelerini artırmak istiyorlarsa NLP eğitimi almalarında ve tabii öğrendikleri teknikleri gündelik yaşamlarının içine sokmalarında fayda var.

B.Ö: Sadece iş hayatının stresiyle boğuşan insanlar için mi bu uygulama geçerli yoksa isteyen herkes bu uygulamalara katılabilir mi?

N.G: NLP herkesin öğrenmesi gereken bir yöntem. Tabii ki iş hayatının stresiyle baş etmekte zorlanan insanlar bir arayış içine daha kolay yöneliyor. Buna rağmen bizim eğitimlerimize katılan insanların büyük bir çoğunluğu bir sorunu olduğu için gelmiyorlar; hayatlarını daha üretken, daha verimli ve daha doyumlu kılma arzusu, bizimle buluşturuyor onları. Eğitime yapılan yatırımın en değerli yatırım olduğunu biliyor bu insanlar.

B.Ö: NLP’ yi diğer enerji uygulamalardan ayıran özellik nedir?

N.G: NLP ‘nin diğer enerji çalışmaları ile hiçbir benzerliği yoktur. NLP tekniklerini nasıl kullanılacağını öğrendikten sonra bir başkasının sizin üzerinizde uygulama yapmasına ihtiyaç duymazsınız. Kendi kendinize uygulayabileceğiniz teknikleri içerir. Temelde duygu ve davranış değişikliği için bilinçaltını yeniden programlamaya dayanır.

B.Ö:Uygulama süresinde yapılan şey tam olarak nedir? Yani herhangi bir “kanal açma” tekniği mi, zihni temizleme tekniği mi ya da başka bir durum mu söz konusu?

N.G: Nasıl bir bilgisayarda yapacağımız iş için ona uygun bir yazılım programı gerekiyorsa, beynimiz için de benzer bir durum geçerlidir. Çocukluğumuzdan itibaren farkında bile olmadan oluşturduğumuz yazılım programlarına göre yaşıyoruz. Zihnimizde yapmak istediğimiz şeylere uygun yazılım programları yoksa ilerlememiz mümkün olamıyor. NLP ile istediğimiz yazılım programlarını oluşturabiliyoruz. Geriye kalan sadece bizim adım atmamız. Örneğin bilgisayarımızda bir sayfa düzeni yapmaya uygun bir program yoksa sayfa düzeni yapmamız mümkün değildir. Sayfa düzeni yapacak programı koymak öncelikle yapmamız gereken olsa da tek başına yeterli değildir. Sayfa düzenini yapacak olan biziz.
Özetle NLP zihnimizi dilediğimiz gibi programlama tekniğidir diyebiliriz. Bir anlamda NLP zihnimizi kullanma kılavuzudur.

B.Ö:Bu tip teknikler hep insanı kendine döndürme amacıyla uygulanıyor. Okuduğum bir yazıda “Eğer gerçekten değişmek istiyorsak ben olmaktan vazgeçip başka birisi olmaya hazır olmalıyız” diyor. Siz buna katılıyor musunuz?

NG: Kesinlikle katılmıyorum; tam tersine, değişmek istiyorsak başkası olmaktan ya da başkalarının istediği olmaktan vazgeçip kendimiz olmalıyız. Aslında sağlıklı gelişim ve değişim, başkası olmaktan kendimiz olmaya doğru yapılan bir yolculuktur.

B.Ö: Hangi iş alanlarında daha etkili olduğunu düşünüyorsunuz?

N.G: Birçok alanda etkili olduğunu söyleyebilirim. Örneğin: eğitim, sağlık, terapi, satış, ilişkiler, iletişim…

B.Ö:Sadece ruhsal tedaviye yönelik bir uygulama mıdır yoksa fiziksel olarak etkilerini görmek de mümkün müdür?

N.G: Bütünsel olmayan şeyin zaten faydası sınırlıdır. Bu açıdan baktığımızda NLP, düşünsel, duygusal, fiziksel ve ruhsal getirileri olan bir yöntemdir. NLP’ yi bir tedavi yolu olarak algılamak yanlıştır. NLP bir tedavi yöntemi değil, potansiyelimizi değerlendirme yöntemidir.

B.Ö: NLP yönteminin etkili olduğunu belirten bilimsel bir çalışma var mıdır?

N.G: Bir şeyin bilimsel olduğunun kanıtı, aynı süreçlerin aynı sonuçları vermesidir. NLP için de bu yaklaşım benzerdir. Burada nesnel süreçler yerini öznel süreçlere bırakmıştır. (Psikoloji de öznel süreçlerle ilgilenir ama bu onu bilimsel bir şey olmaktan çıkarmaz.) Örneğin başarı, bizi oraya götüren bir sürecin sonucudur. Bu süreci bilinçli bir şekilde tekrarladığımızda başarıyı da tekrarlayabiliriz.
Sınıfını iftiharla geçen bir öğrenci bu sonucu belirli şeyleri yaparak, örneğin sistemli çalışarak, dersleri iyi izleyerek bir sonraki sene tekrarlayabilir.

B.Ö: NLP uygulamasıyla ilgili insanlara bir tavsiyeniz var mıdır?

N.G: Bilgi kullandığımız eşyalara benzer; kullanırsak yararını görürüz, kullanmazsak varlığının bir önemi yoktur. Evimize aldığımız çay bardağını rafından hiç çıkarmıyorsak çayımızı demlikten içmek zorunda kalmaktan farksızdır. Edindiğimiz bilgileri yeri geldiğinde kullanırsak çok yararını görürüz.

Reconnection



BİR “ÖZ”E DÖNÜŞ YOLCULUĞU: RECONNECTION

Reconnection ile dünyada adını duyurmuş Dr.Eric Pearl ‘ün asistanı ve Reconnective Healing uygulayıcısı olan Nilgün Sarar, seanslarını ve insanların genel ruh durumu hakkındaki izlenimini anlatıyor.

Negatif ve Pozitif kavramlarının ve düşünce tarzlarının tamamen insani bir düşünce olduğunu vurgulayan Sarar, ” Bir zamanlar evrenle çok derin bir bağlantı içindeydik. O zamanlar yeryüzünde yüksek enerji barındıran noktalarla iletişim halindeydik. Söylenenlere göre Atlantik zamanında gerçekleşen büyük bir çöküş ve düşmenin ardından yeni bir yaşam başladı bu dünyada. Reconnection, yeni yaşamda yüksek enerji noktalarıyla sizi tekrar bağlayan, ışık ve bilginin aktığı bir çalışma tarzı” diyor.

Temel Felsefe: “An’da Kal; Geleceği De Geçmişi De Düşünme”
Türkiye’nin artık ruhsal iyileşme teknikleri konusunda açılma zamanı geldiğini belirten Sarar, eskisiyle mukayese ettiğinde Türkiye’de bu konuda inanılmaz bir büyüme gördüğünü söylüyor. Sarar, ”Bir kartopu büyüyerek çığ haline gelir ama bu esnada yaşaması gereken bitkiyi de alıp beraberinde götürür. Türkiye’de de bir şeyler paldır küldür gidiyor. Çok kapılanlar var farkında olanlar var. Bazıları da tamamen ticaret diyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye bir kaos içinde. Bu nedenle ben Türkiye’yi çok seviyorum; çok renkli bir yapıya sahip. Her an her yerde her şey olabilir. Ruhsal çalışmaların da bize vermek istediği mesaj bu:”Anda kal, geleceği de geçmişi de düşünme. En kuvvetli olan zaman dilimi “şu an”. Zaten Türkiye de yaşarken hep “an’da kalmak” zorundayız. Herkes yaın ne olacağını bilmeden yaşıyor” diyor.

İlkokulla Birlikte İlk Koşullar Da Başlıyor
Sarar, insanın en başta kendi içindeki öze ve ruha saygı duyması ve sevgi hissetmesi gerektiğini vurguluyor. Sarar, “Çocukken el bebek gül bebek, koşulsuz bir şekilde seviliyoruz. İlkokul çağına geldiğimizde öğretmenlerin şikâyetleriyle birlikte anne ve baba tarafından ilk koşullar konuluyor. Bu koşullar hiçbir zaman bitmiyor” diyor. Sarar, bu şekilde koşulsuz sevginin ne olduğunu bilmeyen çocuğun bütün hayatı boyunca kendi dışında başkalarının istekleri, başkalarının hayatı doğrultusunda yaşadığını söylüyor. Sarar, ”Ben öğretmenime karşı iyi olmalıyım çünkü o zaman annem beni daha çok sevecek. Sınıfımı geçmeliyim çünkü babam bana hediye alacak. Arkadaşıma bunu söylememeliyim yoksa bana küsecek” derken kendimizi artık tamamen unutuyoruz. Ruhumuzu, özümüzü, isteğimizi, neyin bize göre doğru olduğunu ya da neyin bize iyi geldiğinin tamamen unutuyoruz” diyor.

Farkında Olanlar Bilinçli Olanlardır
İnsandaki etiket merakı, başkaları için yaşamak, aşık olmak, kıskanmak gibi egoya ait duyguları “dünyevi yaşam” olarak adlandıran Sarar, “farkında olan” insanların da varlığına dikkat çekiyor. Sarar, “Benim için “farkındalık” çok önemli. Farkındalık da kişinin bu dünyaya kendi özgür seçimiyle geldiğinin, buraya gelme nedenleri olduğunun ve burada da alacağı dersler bitince gideceğinin bilinciyle yaşamaktır. Acı çekmeden, kaliteli yaşamanın en büyük görev olduğunun bilincinde olmaktır. İnsanların enerjisiyle değil evrenin, doğanın enerjisiyle bağlantı kurup oradan alınacak olan saf, öz enerjisiyle gelişmeyi tercih eden insanlar bilinçlidir” diyor. Negatif enerjiyi hiçbir zaman kendimize çekmememiz gerektiğini belirten Sarar, düşüncelerin ve frekansların birer enerjiye dönüşerek evrene mesaj olarak gittiğini ifade ediyor. Sarar, “Maalesef insanın egosu çok güçlü. Aslında bu egoyu birazcık daha serbest bırakıp daha rahat kullanmasını bilsek herkes hem fiziksel hem zihinsel hem de ruhsal olarak sağlıklı olacak” diyor.

“Sahneyi Aslında Siz Seçiyorsunuz”
Negatif ve pozitif düşünce tarzının tamamen insani bir görüş olduğunu vurgulayan Sarar, seans sonrasında olan her şeyin insanın “hayrına” olduğunu belirtiyor. Seans sırasında “bilgi ve ışıkla” bağlantı kurulduğunu söyleyen Sarar, “Bizler kısıtlı düşünen varlıklarız; farkına vardıkça derinlere iniyoruz. Bir müddet sonra beklentileriniz gerçekleşmeye başlıyor. Çünkü sahneyi aslında siz seçiyorsunuz” diyor. Seans anında hiçbir şeye karışmadığını belirten Sarar,
“O andaki çalışma benim bilgimi aşan, evrenin zekâsının aktığı bir çalışma” diyor. Yaptığı her seansın kendisine bir şey kattığını ifade eden Sarar, “Bu seansları yaparken hiç kimsede, hiçbir şekilde, hiçbir şart aramıyorum” diye ekliyor.

“Reconnection Tıptaki Yerini Almalı”
Sarar, insanların acı bir olay yaşadıktan sonra düşünmeye başladığını vurguluyor. Sarar, “Bana sorarsanız Türkiye şu anda çok üzgün, insanlarda hiç bir heyecan belirtisi yok. Türkiye’de genel bir mutsuzluk var, eskisi gibi parlamıyor. Türk milleti çok değerli bir millet. Kendimizin kıymetini bilelim istiyorum. Bu nedenle seanslar yaparak, seminerler düzenleyerek, konuşarak insanlara bir şekilde destek olmaya çalışıyorum” diyor. Hastanelere seans yapmaya gittiğini söyleyen Sarar, bunun için önce doktorun onayını aldığını belirtiyor. “Benim babam da eşim de doktor; ben tıpla iç içe yaşayan bir insanım. O yüzden doktor itiraz etse de onaylasa da anlayışla karşılayabiliyorum. Doktorlarla hiç kapışmam. Sadece istiyorum ki Reconnection da tıptaki yerini alsın. Artık doktorlar da bu tür şifalandırma olaylarına eskisi kadar tepki de göstermiyorlar” diyen Sarar, çocuklara ilkokulda da enerji dersleri verilmesini dilediğini ifade ediyor.

“Etiketler İnsanlara Çok Büyük Sorumluluklar Yüklüyor”
Seanslardan sonra herkeste farklı tepkiler olduğunu belirten Sarar, ” Bazıları “Bana hiç dokunmadı ama birilerinin dokunduğunu hissettim” diyor. “Birileri” lafı çıkıyor böylece ortaya. Bazıları renkler ya da geometrik şekiller gördüklerini söylüyor. Bunları söyleyen insanlar bu konulara hiç açık olmayan insanlar” diyor. Ünlü insanlar ve tanınmış iş adamlarına da seanslar verdiğine değinen Sarar, “Mesela bu insanlar seans sırasında kravatlarını düzeltiyorlar; işte bu egonun işareti. Etiketler insanlara çok büyük sorumluluklar yüklüyor. Sonunda enerjiniz sıkışıyor ve kendinizle hiç alakanız olmayan bir noktaya geliyorsunuz” diyor. İnsanlardaki değişimlerin seanstan hemen sonra da olabildiğini zamanla da gerçekleşebileceğini söyleyen Sarar, ”Bu tamamen kişinin kendi yapısına bağlı. Sonuçlar herkeste farklı oluyor. Bu değişimin hiçbir şartı yok. Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum, kişi kendisi de bilmiyor. Bence işin güzel tarafı da bu” diyor.

Düşünce Kalıpları Bir Süre Sonra Genlere Yerleşiyor
İnsanda bilinçaltına yerleşmiş kalıplar nesilden nesle devam ettiğini ve bu kalıpların bir süre sonra DNAlara yerleşmeye başladığını belirten Sarar, “Ailenizdeki tansiyon, kalp hastalığı ve kanser nasıl genetik özellikler taşıyorsa bu tarz düşünceler ve davranışlar da bir zaman sonra genetik özellik haline geliyor.”Halk arasında kullanılan “Babasına çekmiş, annesine çekmiş” gibi deyişler de bunu ispatlıyor zaten” diyor.

“Neşeli Biri, Beş Kişiyi Sinirli Birinin Etkilediği Kadar Etkilemez”
İnsanların düşük frekanslara karşı daha fazla bir eğilimi olduğunu ifade eden Sarar, “İnsanın sinirli halinden daha kolay etkilenirsiniz. Ama eğer fakında olursanız itersiniz, almazsınız o enerjiyi. “Niçin sinirlisin?” gibi bir soru sorduğumuz andan itibaren onun enerji ağına girersiniz ve bu da sizi bir şekilde aşağı çeker. Neşeli bir insan, sinirli bir insanın beş kişi etkilediği kadar etkilemez” diyor. Sarar, Bern’deki bir konferansta insanlara aynı adamın bir güler yüzlü fotoğrafını bir de üzgün durduğu bir fotoğrafını gösterdiklerini, “Sizce hangisi doğal hali?” diye sorduklarını ve insanların da, adamın üzüntülü halini doğal hali olarak seçtiklerini anlatıyor. Sarar, “Yani bir insan güldüğü zaman insanlar demek ki onun rol yaptığını ya da bunun sıra dışı bir durum olduğunu düşünüyorlar. Eskiden de bu böyleydi. Ben bir ortama gülerek girsem ya da bir kadın bir ortamda kahkaha atsa insanlar tuhaf tuhaf bakıp “Ne kadar neşeli, şahane bir kadın!” demek yerine altında bir art niyet arıyor. Bu noktada yine egomuz devreye giriyor. Bütün bunlar başkalarının enerjisiyle, inançlarıyla, düşünceleriyle büyütüldüğümüz için kendimize olan güvensizliğimizden kaynaklanıyor. Özümüzden, yani “Ben” kavramından uzaklaşıyoruz” diye ekliyor.

“Reconnection İle Her Alanda Bir Devrim Yaşıyorsunuz”
İnsanın evrenle derin bir bağ içinde olduğunu vurgulayan Sarar, insanın evrendeki bir enerji çeşidi olduğunu söylüyor. Sarar, “Bizim enerjimiz ete ve kemiğe bürünmüş, ağacınki de dala ve yaprağa… Her şeyde bir enerji var. Dünyada her şey mümkün aslında; ama biz o bilince, o alana geçemiyoruz. Geçemeyiz; çünkü bizim dünyevi mantığımız, bilincimiz, yetiştirilme tarzımız izin vermiyor. Reconnection ile her alanda bir devrim yaşıyorsunuz. Kendinizi keşfediyorsunuz, bir hastalığınız geçiyor, ruhsal olarak iyileşiyorsunuz, kendinize değer vermeye ve saygı duymaya başlıyorsunuz” diyerek sözlerini noktalıyor.




5 Dakikada Feng Shui



Önceki yazımda belirttiğim kitap buydu. Aynı gün içinde oturup bitirdiğim.
Eğer uzakdoğu felsefesine inanıyorsanız ya da bu felsefeyi merak ediyorsanız bu kitabı öneririm. Başlangıç için çok iyi. Kısa kısa bilgilerle, sorular ve cevaplarla Feng Shui' nin özetini kabataslak olarak veren bir kitap. Hangi ba-gualrda hangi renkleri kullanacağınız, uygulaması zor olan köşeler için (mesela kariyer köşenizi gardobunuz kapatıyor olabilir) çözüm önerileri ve merak ettiğiniz daha bir çok şeyi bu kitapta özet halinde kullanabilirsiniz.

Feng Shui Etkisi


Bir Uzakdoğu felsefesi olan Feng Shui insanın çevresiyle bir bütün olmasını amaçlıyor. Sizi çevreleyen objeler, insanlardan tutun da renklerin anlamına, insanın üzerindeki etkiye varana kadar her boyutta hayatı ele alan bu felsefe aslında temeli gördüğüm kadarıyla "pozitif enerji" olan bir yaşam biçimi. Ben bu felsefenin daha çok dekorasyon bölümüyle ilgilendim. Çok ilginç şeylere de rastladım.
Feng Shui' de evinizi ya da odanızı "Ba-Gua" denilen bölümlere ayırıyorsunuz. Her köşenin rengi farklı olmakla beraber yine her köşede kullanabileceğiniz "joker" renkler de var. (kırmızı ve yeşil)
Feng Shui' nin ne olduğunu anlatmayacağım aslında. Zaten internette bununla ilgili bir çok kaynak var. Ben sadece yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum sizlere: Çok az param olduğu bir dönemde İstanbul' a gitmem gerekti. Kısa bir süre sonra param bitti tabii. Ne yapacağımı ve bu arada erkek arkadaşıma fazla yük olduğumu düşünürken, erkek arkadaşımın annesi sayesinde Feng Shui ile tanıştım. Bana bir kitap verdi ve o gün okudum kitabı. Uygulamaya karar verdim. Elimdeki objeleri (fazla eşyam yoktu yanımda) en iyi şekilde değerlendirmeye çalışarak, kitapta da yazıldığı gibi, kaldığım odanın para köşesine kırmızı cüzdanımı koydum ve uyudum. Ertesi gün kredi kartımın limitini öğrenmek üzere bankaya gittiğimde hesabımdan fazladan 80YTL olduğunu söylediler ve şoke oldum. O para da beni iki gün idare etti. En azından erkek arkadaşıma yük olduğum düşüncesi için ufak da olsa bir bahanem oldu.
Yani, hiç bir şey tesadüf değildir. Kendi sahnenizi kendiniz yaratırsınız. Çağırın...

Sofi'nin Dünyası



Norveçli bir yazar olan Jostein Gaarder 'ın, artık felsefe klasikleri arasında yer alan bu kitabı birçok dile çevrilmiş ve oldukça beğeni toplamıştır.

Bu kitabı 17 yaşımdayken okudum. Haliyle benim için anlamak oldukça da zordu. Öyle ki 2 ayda bitirdim kitabı ve her satırı sindire sindire okudum. Oldum olası felsefeyi severim ve bu kitap benim için bir el kitabı gibi oldu. Hatta bu kitabı bitirdikten sonra uzunca bir süre başka bir kitap okuyamadım; çünkü bu kitaptan aldığım hazzı hiçbir kitap veremedi bana uzunca bir süre.


Felsefeyi sevenler için muhteşem, dolu dolu ve beyin fırtınasının doruk noktasını yaşatan bu kitap, felsefeyi sevmeyenler için tam bir ölüm olabilir:) Felsefeye dair alt yapısı olmayanlar için bu kitap oldukça ağır. Fakat ben gibiler için çikolata yerken hissettiğim mutluluğu tattıran bir başyapıt.


Her şey Sofi'nin 15.yaş gününün yaklaşmasıyla başlıyor. Üzerinde ne bir pul ne de bir adres olan, göndericisinin Alberto Knox adlı filozof olduğu bir zarf alıyor. Akıl almaz olaylar ve günlük yaşantıyla kıyaslandığında "olağandışı" olarak nitelendirilebilecek durumlar bu noktadan sonra giriyor Sofi'nin hayatına.


Bu kitap ayrıca felsefeyi yeni öğrenenler için de öğretici ve "sevk edici" bir kitap olarak nitelendirilebilir. Konuların başlıklar altında toplanması okuyucuya kolaylık sağlıyor.


Hala rafımda tuttuğum ve ara sıra açıp göz gezdirdiğim bu kitabı herkese tavsiye ederim.

3/12/2008

"Expectation is the root of all heartache."

William Shakespeare

TR: "Umut, bütün kalp ağrılarının kökenidir."

"A fool thinks himself to be wise, but a wise man knows himself to be a fool."


William Shakespeare



TR: "Bir aptal kendisinin bilge olduğunu düşünür; bilge bir kişi ise kendisinin aptal olduğunu."