SAĞLIĞINIZA SAHİP ÇIKIN, SPOR YAPIN
Ankara Üniversitesi Spor ve Beden Eğitimi Yüksekokul Müdiresi Gülfem Ersöz, çağımızın hastalığı hareketsizliğe karşı uyarıyor.
Bilgenur Öğütcü: Spor ve egzersiz arasındaki fark nedir?
Gülfem Ersöz: “Sağlık için egzersiz” 1950lerden sonra gündeme gelmiş bir kavram. Spor, belli kurallar içerisinde yapılan ve yarışmaya dayalı bir kavram. Biz egzersiz demeyi tercih ediyoruz; çünkü egzersiz, özellikle sağlığı geliştirme amacına dönük, planlı, programlı fiziksel aktiviteler olarak tanımlanıyor. Yoksa basında olsun halk arasında olsun her ikisi de kullanılabiliyor. Bizim kastettiğimiz “amaca dönük” yapılan, egzersiz. Burada da amacımız fiziksel uygunluğu geliştirmek, sağlık durumunu iyileştirmek veya bir beceriyi geliştirmeye dönük fiziksel aktivitelerin bir uzman denetiminde kontrollü olarak yapılmasıdır. Böyle dediğimiz zaman gündeme 1950lerden sonra girdiğini biliyoruz. Zaten baktığımız zaman spor olimpiyatların tarihiyle eşdeğer. Olimpiyatlarla spor güncelleşmiş, geniş halk kitlelerinin ilgisini kazanmış ve günümüzde artık bir endüstri haline gelmiştir. İnsanlar spora ilgilerini seyrederek veya kendi yaparak gösteriyor. Bunun için de insanlarını ilgisini çekmek lazım. Yani bir “seyir” haline gelmesi lazım ki şu an içinde bulunduğumuz dünyadaki “spor” olgusunu ele alabilelim.
B.Ö: Her şeyin abartısının zararlı olduğu bilinen bir gerçek. Sporun da, abartıldığı takdirde, zararlı tarafları var mıdır?
G.E: Tabii. Spor, sadece abartıldığında değil, yanlış yapıldığında da bazı olumsuz etkilere yol açabiliyor; ya da, kötü niyetli kişilerce insan sağlığına zarar verecek şekilde yönlendirilmesi durumunda zararlı etkileri olabiliyor. Çünkü istenilen “ne pahasına olursa olsun kazanmak” ise o zaman insan sağlığı ulusal, kişisel ya da kurumsal çıkarlar adına tehlikeye atılabiliyor. Yani her konuda olduğu gibi spor da insanın ruh ve beden sağlığı açısından zararlı bir unsur haline getirilebilir. Bunun yanında, spor yaparken yaralanabilirsiniz. Sonuçta burada kötü bir niyet yoktur, ama düşersiniz ve yaralanırsınız. Spor sakatlıkları, en çok rastlanılan zararlı etkilerden biridir ve hem bu yaralanmaların önlenmesi için hem de var olan yaraların rehabilitasyonu için yüzlerce, milyonlarca insan çalışmaktadır. Dolayısıyla spor nedeniyle sağlık açısından zarar gören birçok kişiyle karşılaşabiliyoruz. Buradan yola çıkarak biz diyoruz ki o zararlı etkileri olabildiğince bertaraf edelim. Yararlı etkilerini de mümkün olduğunca yaşam süresini uzatmak ve uzatırken de kaliteli bir yaşam sunmak adına kullanalım. Spor sağlık, her türlü alanda irdelenmesi ve üzerinde çalışılması gereken bir alan.
B.Ö: Sporun tarihine bakacak olursak, spor ne zaman devletin bir organı haline gelmiştir, bu süreç nasıl gelişmiştir?
G.E: Özellikle İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’ndan sonra, genç askerlerin bu savaşlarda mücadeleleri sırasında yaşadıkları bazı sıkıntılı durumlar veya ölen askerlerin üzerinde yapılmış otopsilerde elde edilen bazı bilgiler doğrultusunda uzamanlar “Acaba bu insanlar daha hareketli olsaydı veya fiziksel olarak daha uygun olsaydı nasıl olurlardı” sorusunu gündeme getirmişler. İlk kez 1955 yılında fiziksel uygunluk (fitness) ile ilgili ABD’de, direkt başkanın kendisine bağlı bir federasyon oluşturulmuştur. Amacı halkın fiziksel uygunluğunu geliştirmek olan bu kuruluş Avrupa’ daki ve Amerika’daki çocukların fiziksel uygunluk kriterlerini karşılaştırmışlar. Amerikalı çocukların, bu bakımdan daha geri olduğunu görmüşler. Bunun da tabii ki tarihsel sürece bakıldığında gerekçeleri var. Yaşam tarzlarına bakıldığında 1900’lerin başına kadar insanların en ufak bir ihtiyaçlarını gidermek için çok daha hareketli olmak zorunda olduklarını görüyoruz.
B.Ö: Peki hocam, bu hareketsizliğin nedenleri teknolojinin gelişimiyle mi ilgili?
G.E: Kesinlikle. İsveçli egzersiz fizyologu Per Olaf Astrand der ki: “insan hareket etmek için yaratılmış bir makinedir” . İnsanın doğadaki benzer canlılar gibi gıdasını elde etmek için, bir yerden bir yere ulaşmak için, güvenliğini sağlamak için mutlaka hareket etmesi gerekiyor.1950lerim Amerika’sına baktığımızda insanların çifter çifter arabaları olduğu, devamlı televizyon seyredilen, sanayileşme sayesinde gıda tüketiminin son derece arttığı ve bu gıdaya ulaşmanın kolaylaştığı ve sonuç olarak hareketsiz, fazla tüketen bir toplum görüyoruz. Sonuç olarak artan kalp damar hastalıkları, obezite, diyabet gibi çok ciddi sağlık sorunları kendini gösteriyor. Dolayısıyla sağlık için egzersiz bir dönemin ürünüdür. Bakılmış ki insanlar teknoloji nedeniyle hareketsizleştikçe daha fazla sağlık sorunlarıyla karşılaşıyorlar, o zaman bu insanları hareketli hale getirmek için ne yapılması sorusu sorulmuş. Spor alanındaki rekorların artması, spor alanına dönük araştırmaların çoğalması ve bilimsel verilerin ortaya konması birbirini etkileyen süreçlerdir. Bu süreçlerin sonucunda da fitness akımları ortaya çıktı. Sanatçıların, toplum tarafından tanınmış kişilerin egzersizi güncelleştirmeleri bunda etkili olmuştur. Artık spor, ister seyretmek adına “yarışmacı sporlar” olsun ister kendisinin uyguladığı bir sportif aktivite veya egzersiz şeklinde olsun günümüz çağdaş insanının vazgeçilmez bir unsurudur.
B.Ö: Yani, her alanda olduğu gibi spor alanında da toplumca tanınan kişilerin liderliğinde tanıtımı önemli?
G.E: Kesinlikle. Bilimsel verilerin ortaya koyduğu gerçekleri, toplumun kendine önder veya rol model olarak gördüğü kişilerin doğru bir şekilde aktarması, özümsetmesi çok önemli. Gelişmiş ülkelerde zaten bunun sayısız örneklerini görüyoruz. Sağlık için egzersiz uygulamaları da bunlardan biri. Sağlık için egzersiz, yapanların dışında bu toplumların son derece lider karakteri taşıyan ve topluma örnek olan sporcuları da var. Biz açıklayacağız anlatacağız, ama halkın tanıdığı bir insanın öncülük etmesi tabii ki daha etkili.
B.Ö: Hocam, teknolojik gelişmeleri göz önünde bulundurduğumda, 1950lerde başlayan hareketsizliğin artarak devam ettiğini düşünüyorum ben. Fakat bunun çok da insanların elinde olmadığını düşünüyorum. Sizin bu konuda görüşünüz nedir?
G.E: Kesinlikle doğru. Her çağın, her dönemin, her kuşağın kendine özgü avantajları ve dezavantajları vardır. Bizim avantajımız daha özgür ortamlarda büyüme şansını yakalamaktı. Biz bahçede oynayarak büyüdük. Besin sektöründe anlamsız sanayileşme olmadığı için kalorimizi de biz çok normal aldık; annemizin yaptığı beslenme çantalarıyla gittik okula. Daha natürel beslendik. En önemlisi sigaraya, alkole, ilaca ulaşamadık; yoktu çünkü. İstesek de içemezdik yani. Bazı şeylerin olmaması da bazen avantaj olabilir. Genç arkadaşlarıma şu mesajı vermek istiyorum: Zenginlik, bir takım imkânların artması ille de mutluluk demek değildir. İnsanın ekonomik gerekçelerden dolayı arabası yoktur ama arabasının olmaması onun günde 5 km yol yürümesini sağlar ve daha güzel beslenerek sağlıklı kalır. Eğer bugün araba üretimi, trafikteki araba sayısı, gıda sektöründeki üretim arttıysa tabii ki bundan hepimiz payımıza düşeni alacağız. Yani sonuçta artık bu hareketsizlik nedenleri bizim de kontrolümüzün dışına çıktı. Bu da zaten ülkelerde artan şişman sayısından belli; ABD’nin verdiği şişman istatistikleri bunu kanıtlıyor. Her çağda yaşanan bazı belirli sağlık sorunları vardır. Çağımızın riski de hareketsizlik ve hareketsizliğin getirdiği sağlık sorunları. Mademki çağımızın sağlık sorunu bu, her insanın küçük yaştan itibaren bu konuda bilinçlenmesi ve buna karşı tedbirlerini alması gerekiyor.
B.Ö: Peki hocam, bu hareketsizliğin insanda hem ruhsal çöküntüye hem de düşünme kapasitesinin daralmasına neden olduğunu söyleyebilir miyiz?
G.E: Tabii. Düzenli egzersizin özellikle kalp damar hastalıkları, diyabetin tip 2 türü, obezite ve ruhsal bakımdan özellikle depresyonu ve anksiyeteyi önlediği bilimsel geçerliliği olan çalışmalarla ispatlanmıştır. Teknolojik ilerlemelerin yanında bir de bireyin toplumda yalnızlaşması sorunu var. Herkes tek başına yaşamak, tek başına ayakta durmak zorunda. Egzersiz programları hem sosyalleşme adına kişileri destekliyor hem de özgüveni artırarak destekliyor. Kişinin fiziksel anlamda kazanımları, yani kilo vermesi, vücudundaki kas yapısında olan olumlu gelişmeler, çevreden iltifatlar alması sonucunda kendinden hoşnutluk düzeyi artıyor. Bun ölçümler istatistiksel olmasa da kişide böyle bir algılama yarattığı bir gerçek.
B.Ö: Bu verdiğiniz bilgiler doğrultusu ve gözlemlerim sonucunda şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Son zamanlarda Uzakdoğu sporlarına ya da meditasyon uygulamalarına ilgi oldukça fazla. Bu insanlarda hem egzersiz yapma hem de sosyalleşme isteğinin farkına varmasının sonucu mu?
G.E: Dönem dönem böyle farklı egzersiz, meditasyon akımlarına toplumda bir eğilim olur. Ben bunların hiçbirine karşı değilim. Hepsinin de belli ölçülerde desteklenmesi gerektiği ve belli gruplar tarafından benimseneceğini düşünüyorum. Toplumdaki bireylerin ihtiyaçları son derece farklı. Bizim ortaya koymamız gereken temel ilkeler çerçevesinde şunu söyleyebilirim: İnsanlar yoga yapsınlar. Fakat aynı zamanda yoganın eksik olan yönünü bilip ona bir de farklı bir egzersiz türü eklesinler. Uzman denetiminde ve önerileri doğrultusunda bilinçli çalışsınlar ki mümkün olan en fazla faydayı sağlasınlar. “Bu iyi değil, bu yapılmasın” diye bir şey yok. Yapılan şey belli dozda, bilimsel sorgulamayla yapılmaktaysa her yapılan bir faydası vardır. Bilimsel olan her şey tartışmaya, değişmeye, gelişmeye açıktır. Bu nedenle kişiler yapmak istediği sporu araştırmalı, sorgulamalı ve onun hakkında güvenilir kaynaklardan bilgi istemelidir. Bireyler doğru gözlemleri yapıp doğru kişilerle iletişime geçerlerse daha fazla fayda görürler. Üniversiteler de bu doğru kişilerin bulunacağı yerlerden biridir. Kişinin hepsini sorgulayarak ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda doğru kararlar vermesi gerekiyor. Biz buna “egzersiz reçetesi” diyoruz. Bu reçetelerle kişiye kendi ihtiyaç duyduğu reçeteyi veriyoruz. 10 yaşındaki kız çocuğunun ihtiyaçlarıyla 70 yaşlındaki eski sporcunun ihtiyaçları birbirinden çok farklı. Yani yapılması gereken egzersiz kişiye göre değişir; hem bireyseldir yani kişiye özeldir hem de spesifiktir, yani kişinin o andaki ihtiyaçlarına göre değişir. Bu nedenle uzmanlık gerektiren bir alan. Herkes belli bir eğitim ve yaşanmışlıktan sonra kendisi için iyi geleni tespit edecektir. Doğru zamanda, doğru aktivitenin, doğru sürede ve doğru bir şekilde yapılması ve aktivitenin sürekliliği çok önemlidir.
Ankara Üniversitesi Spor ve Beden Eğitimi Yüksekokul Müdiresi Gülfem Ersöz, çağımızın hastalığı hareketsizliğe karşı uyarıyor.
Bilgenur Öğütcü: Spor ve egzersiz arasındaki fark nedir?
Gülfem Ersöz: “Sağlık için egzersiz” 1950lerden sonra gündeme gelmiş bir kavram. Spor, belli kurallar içerisinde yapılan ve yarışmaya dayalı bir kavram. Biz egzersiz demeyi tercih ediyoruz; çünkü egzersiz, özellikle sağlığı geliştirme amacına dönük, planlı, programlı fiziksel aktiviteler olarak tanımlanıyor. Yoksa basında olsun halk arasında olsun her ikisi de kullanılabiliyor. Bizim kastettiğimiz “amaca dönük” yapılan, egzersiz. Burada da amacımız fiziksel uygunluğu geliştirmek, sağlık durumunu iyileştirmek veya bir beceriyi geliştirmeye dönük fiziksel aktivitelerin bir uzman denetiminde kontrollü olarak yapılmasıdır. Böyle dediğimiz zaman gündeme 1950lerden sonra girdiğini biliyoruz. Zaten baktığımız zaman spor olimpiyatların tarihiyle eşdeğer. Olimpiyatlarla spor güncelleşmiş, geniş halk kitlelerinin ilgisini kazanmış ve günümüzde artık bir endüstri haline gelmiştir. İnsanlar spora ilgilerini seyrederek veya kendi yaparak gösteriyor. Bunun için de insanlarını ilgisini çekmek lazım. Yani bir “seyir” haline gelmesi lazım ki şu an içinde bulunduğumuz dünyadaki “spor” olgusunu ele alabilelim.
B.Ö: Her şeyin abartısının zararlı olduğu bilinen bir gerçek. Sporun da, abartıldığı takdirde, zararlı tarafları var mıdır?
G.E: Tabii. Spor, sadece abartıldığında değil, yanlış yapıldığında da bazı olumsuz etkilere yol açabiliyor; ya da, kötü niyetli kişilerce insan sağlığına zarar verecek şekilde yönlendirilmesi durumunda zararlı etkileri olabiliyor. Çünkü istenilen “ne pahasına olursa olsun kazanmak” ise o zaman insan sağlığı ulusal, kişisel ya da kurumsal çıkarlar adına tehlikeye atılabiliyor. Yani her konuda olduğu gibi spor da insanın ruh ve beden sağlığı açısından zararlı bir unsur haline getirilebilir. Bunun yanında, spor yaparken yaralanabilirsiniz. Sonuçta burada kötü bir niyet yoktur, ama düşersiniz ve yaralanırsınız. Spor sakatlıkları, en çok rastlanılan zararlı etkilerden biridir ve hem bu yaralanmaların önlenmesi için hem de var olan yaraların rehabilitasyonu için yüzlerce, milyonlarca insan çalışmaktadır. Dolayısıyla spor nedeniyle sağlık açısından zarar gören birçok kişiyle karşılaşabiliyoruz. Buradan yola çıkarak biz diyoruz ki o zararlı etkileri olabildiğince bertaraf edelim. Yararlı etkilerini de mümkün olduğunca yaşam süresini uzatmak ve uzatırken de kaliteli bir yaşam sunmak adına kullanalım. Spor sağlık, her türlü alanda irdelenmesi ve üzerinde çalışılması gereken bir alan.
B.Ö: Sporun tarihine bakacak olursak, spor ne zaman devletin bir organı haline gelmiştir, bu süreç nasıl gelişmiştir?
G.E: Özellikle İkinci Dünya Savaşı ve Kore Savaşı’ndan sonra, genç askerlerin bu savaşlarda mücadeleleri sırasında yaşadıkları bazı sıkıntılı durumlar veya ölen askerlerin üzerinde yapılmış otopsilerde elde edilen bazı bilgiler doğrultusunda uzamanlar “Acaba bu insanlar daha hareketli olsaydı veya fiziksel olarak daha uygun olsaydı nasıl olurlardı” sorusunu gündeme getirmişler. İlk kez 1955 yılında fiziksel uygunluk (fitness) ile ilgili ABD’de, direkt başkanın kendisine bağlı bir federasyon oluşturulmuştur. Amacı halkın fiziksel uygunluğunu geliştirmek olan bu kuruluş Avrupa’ daki ve Amerika’daki çocukların fiziksel uygunluk kriterlerini karşılaştırmışlar. Amerikalı çocukların, bu bakımdan daha geri olduğunu görmüşler. Bunun da tabii ki tarihsel sürece bakıldığında gerekçeleri var. Yaşam tarzlarına bakıldığında 1900’lerin başına kadar insanların en ufak bir ihtiyaçlarını gidermek için çok daha hareketli olmak zorunda olduklarını görüyoruz.
B.Ö: Peki hocam, bu hareketsizliğin nedenleri teknolojinin gelişimiyle mi ilgili?
G.E: Kesinlikle. İsveçli egzersiz fizyologu Per Olaf Astrand der ki: “insan hareket etmek için yaratılmış bir makinedir” . İnsanın doğadaki benzer canlılar gibi gıdasını elde etmek için, bir yerden bir yere ulaşmak için, güvenliğini sağlamak için mutlaka hareket etmesi gerekiyor.1950lerim Amerika’sına baktığımızda insanların çifter çifter arabaları olduğu, devamlı televizyon seyredilen, sanayileşme sayesinde gıda tüketiminin son derece arttığı ve bu gıdaya ulaşmanın kolaylaştığı ve sonuç olarak hareketsiz, fazla tüketen bir toplum görüyoruz. Sonuç olarak artan kalp damar hastalıkları, obezite, diyabet gibi çok ciddi sağlık sorunları kendini gösteriyor. Dolayısıyla sağlık için egzersiz bir dönemin ürünüdür. Bakılmış ki insanlar teknoloji nedeniyle hareketsizleştikçe daha fazla sağlık sorunlarıyla karşılaşıyorlar, o zaman bu insanları hareketli hale getirmek için ne yapılması sorusu sorulmuş. Spor alanındaki rekorların artması, spor alanına dönük araştırmaların çoğalması ve bilimsel verilerin ortaya konması birbirini etkileyen süreçlerdir. Bu süreçlerin sonucunda da fitness akımları ortaya çıktı. Sanatçıların, toplum tarafından tanınmış kişilerin egzersizi güncelleştirmeleri bunda etkili olmuştur. Artık spor, ister seyretmek adına “yarışmacı sporlar” olsun ister kendisinin uyguladığı bir sportif aktivite veya egzersiz şeklinde olsun günümüz çağdaş insanının vazgeçilmez bir unsurudur.
B.Ö: Yani, her alanda olduğu gibi spor alanında da toplumca tanınan kişilerin liderliğinde tanıtımı önemli?
G.E: Kesinlikle. Bilimsel verilerin ortaya koyduğu gerçekleri, toplumun kendine önder veya rol model olarak gördüğü kişilerin doğru bir şekilde aktarması, özümsetmesi çok önemli. Gelişmiş ülkelerde zaten bunun sayısız örneklerini görüyoruz. Sağlık için egzersiz uygulamaları da bunlardan biri. Sağlık için egzersiz, yapanların dışında bu toplumların son derece lider karakteri taşıyan ve topluma örnek olan sporcuları da var. Biz açıklayacağız anlatacağız, ama halkın tanıdığı bir insanın öncülük etmesi tabii ki daha etkili.
B.Ö: Hocam, teknolojik gelişmeleri göz önünde bulundurduğumda, 1950lerde başlayan hareketsizliğin artarak devam ettiğini düşünüyorum ben. Fakat bunun çok da insanların elinde olmadığını düşünüyorum. Sizin bu konuda görüşünüz nedir?
G.E: Kesinlikle doğru. Her çağın, her dönemin, her kuşağın kendine özgü avantajları ve dezavantajları vardır. Bizim avantajımız daha özgür ortamlarda büyüme şansını yakalamaktı. Biz bahçede oynayarak büyüdük. Besin sektöründe anlamsız sanayileşme olmadığı için kalorimizi de biz çok normal aldık; annemizin yaptığı beslenme çantalarıyla gittik okula. Daha natürel beslendik. En önemlisi sigaraya, alkole, ilaca ulaşamadık; yoktu çünkü. İstesek de içemezdik yani. Bazı şeylerin olmaması da bazen avantaj olabilir. Genç arkadaşlarıma şu mesajı vermek istiyorum: Zenginlik, bir takım imkânların artması ille de mutluluk demek değildir. İnsanın ekonomik gerekçelerden dolayı arabası yoktur ama arabasının olmaması onun günde 5 km yol yürümesini sağlar ve daha güzel beslenerek sağlıklı kalır. Eğer bugün araba üretimi, trafikteki araba sayısı, gıda sektöründeki üretim arttıysa tabii ki bundan hepimiz payımıza düşeni alacağız. Yani sonuçta artık bu hareketsizlik nedenleri bizim de kontrolümüzün dışına çıktı. Bu da zaten ülkelerde artan şişman sayısından belli; ABD’nin verdiği şişman istatistikleri bunu kanıtlıyor. Her çağda yaşanan bazı belirli sağlık sorunları vardır. Çağımızın riski de hareketsizlik ve hareketsizliğin getirdiği sağlık sorunları. Mademki çağımızın sağlık sorunu bu, her insanın küçük yaştan itibaren bu konuda bilinçlenmesi ve buna karşı tedbirlerini alması gerekiyor.
B.Ö: Peki hocam, bu hareketsizliğin insanda hem ruhsal çöküntüye hem de düşünme kapasitesinin daralmasına neden olduğunu söyleyebilir miyiz?
G.E: Tabii. Düzenli egzersizin özellikle kalp damar hastalıkları, diyabetin tip 2 türü, obezite ve ruhsal bakımdan özellikle depresyonu ve anksiyeteyi önlediği bilimsel geçerliliği olan çalışmalarla ispatlanmıştır. Teknolojik ilerlemelerin yanında bir de bireyin toplumda yalnızlaşması sorunu var. Herkes tek başına yaşamak, tek başına ayakta durmak zorunda. Egzersiz programları hem sosyalleşme adına kişileri destekliyor hem de özgüveni artırarak destekliyor. Kişinin fiziksel anlamda kazanımları, yani kilo vermesi, vücudundaki kas yapısında olan olumlu gelişmeler, çevreden iltifatlar alması sonucunda kendinden hoşnutluk düzeyi artıyor. Bun ölçümler istatistiksel olmasa da kişide böyle bir algılama yarattığı bir gerçek.
B.Ö: Bu verdiğiniz bilgiler doğrultusu ve gözlemlerim sonucunda şöyle bir şey çıkıyor ortaya: Son zamanlarda Uzakdoğu sporlarına ya da meditasyon uygulamalarına ilgi oldukça fazla. Bu insanlarda hem egzersiz yapma hem de sosyalleşme isteğinin farkına varmasının sonucu mu?
G.E: Dönem dönem böyle farklı egzersiz, meditasyon akımlarına toplumda bir eğilim olur. Ben bunların hiçbirine karşı değilim. Hepsinin de belli ölçülerde desteklenmesi gerektiği ve belli gruplar tarafından benimseneceğini düşünüyorum. Toplumdaki bireylerin ihtiyaçları son derece farklı. Bizim ortaya koymamız gereken temel ilkeler çerçevesinde şunu söyleyebilirim: İnsanlar yoga yapsınlar. Fakat aynı zamanda yoganın eksik olan yönünü bilip ona bir de farklı bir egzersiz türü eklesinler. Uzman denetiminde ve önerileri doğrultusunda bilinçli çalışsınlar ki mümkün olan en fazla faydayı sağlasınlar. “Bu iyi değil, bu yapılmasın” diye bir şey yok. Yapılan şey belli dozda, bilimsel sorgulamayla yapılmaktaysa her yapılan bir faydası vardır. Bilimsel olan her şey tartışmaya, değişmeye, gelişmeye açıktır. Bu nedenle kişiler yapmak istediği sporu araştırmalı, sorgulamalı ve onun hakkında güvenilir kaynaklardan bilgi istemelidir. Bireyler doğru gözlemleri yapıp doğru kişilerle iletişime geçerlerse daha fazla fayda görürler. Üniversiteler de bu doğru kişilerin bulunacağı yerlerden biridir. Kişinin hepsini sorgulayarak ve kendi ihtiyaçları doğrultusunda doğru kararlar vermesi gerekiyor. Biz buna “egzersiz reçetesi” diyoruz. Bu reçetelerle kişiye kendi ihtiyaç duyduğu reçeteyi veriyoruz. 10 yaşındaki kız çocuğunun ihtiyaçlarıyla 70 yaşlındaki eski sporcunun ihtiyaçları birbirinden çok farklı. Yani yapılması gereken egzersiz kişiye göre değişir; hem bireyseldir yani kişiye özeldir hem de spesifiktir, yani kişinin o andaki ihtiyaçlarına göre değişir. Bu nedenle uzmanlık gerektiren bir alan. Herkes belli bir eğitim ve yaşanmışlıktan sonra kendisi için iyi geleni tespit edecektir. Doğru zamanda, doğru aktivitenin, doğru sürede ve doğru bir şekilde yapılması ve aktivitenin sürekliliği çok önemlidir.
B.Ö: Sizce sporun veya egzersiz hareketlerinin Türkiye’de, insanlara daha faydalı hale gelebilmesi için neler yapılmalı, bu konudaki eksiklerimiz neler?
G.E: Bence Türkiye’ deki doktorların en büyük hatası şu: Muayeneyi yapıyor, reçeteyi yazıyor bir de “hareket edin” diyor. Bunu demek çok kolay. Halbuki bir merkez bir uzmana yönlendirse sağlıklı yaşam bakımından her şey daha doğru olacaktır. Hem bu alanda uzman kişi ve merkez sorunumuz var hem meslekler arası işbirliği sorunumuz var, hem bireyin söyleneni aksatmadan yapmakta sorunu var. Türk toplumu gelişmiş ülkelerle karşılaştırdığımız zaman son derece hareketsiz bir toplum. Özellikle Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde egzersiz yapmak toplumun kültürüne yerleşmiş. Fakat bu toplumlarda bile egzersiz yapma oranı %25. Bizim bu konuda sağlıklı bir istatistiğimiz de yok. Çünkü bu araştırmayı çok geniş merkezlerin yapması lazım. Yapılması gereken egzersiz dozajının doğru belirlenmesi, bunun halka doğru bir şekilde anlatılması lazım. Sokaktaki bir insana sorduğunuzda, yürüdüğü mesafeyi ve yürüme hızını size tam olarak söyleme ihtimali çok düşük. Fiziksel aktivitenin sınıflandırılması konusunda haftada iki kez sahada top oynamak da bir kıstas değildir. Bizim hem toplumumuzun ne kadar fiziksel aktivite yaptığıyla ilgili doğru bir bilgimiz yok hem yapılan aktivitelerin ne kadar doğru olduğuna dair bir bilgimiz yok. Dileğimiz, önümüzdeki yıllarda bu çalışmaların artması ve daha sağlıklı nesiller yetişmesi.
B.Ö:Son zamanlarda çok fazla spor salonu açıldı. Birbirine yakın mesafelerde çok fazla spor salonu var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
G.E: Spor salonları bir ihtiyaçtan doğuyor. Halk belli bir egzersiz alışkanlığı edinmek istiyor. Bunun da belli ekonomik limitleri var. Dolayısıyla küçük ekonomik limitlerle spor salonlarının açılması çok doğal. Bana sorarsanız spor merkezinin hem hijyen açısından hem merkezde kullanılan aletlerin insan sağlığına zararı olmaması bakımından olmazsa olmaz koşulları var. Bunun tamamen zararsız bir işlem olduğunu söyleyemeyeceğim için ben bu merkezlerin çok daha ciddi bir denetim altında bulunmasını tercih ederim. Hem hijyen koşulları bakımından hem de çalışan personelin eğitim düzeyi, kullanılan malzemenin niteliği bakımından daha dikkatli olunan salonların tercih edilmesini öneririm.
B.Ö: Hocam günümüzde artık insanlar “masa başı işi” yapıyorlar. İnsanlar kendilerini yorgun hissedebiliyorlar, zaman ayıramadıklarını söylüyorlar. Bu tarz iş yapan insanlara önerebileceğiniz bir şey var mı?
G.E: Bu bütün gelişmiş ülkelerin sorunu. Buna yabancı literatürde “sedanter yaşam biçimi ” deniliyor. Prof. Dr. Necati Akgün de bunu Türkçe’ ye “oturak hayatı” olarak çevirdi. Şu anda benim yaşadığım hayat da bu. Kişi yatağından kalkar arabasına veya servisine biner, işine gelir, işyerinde oturur, tekrar arabası veya servisine biner ve evine gider sonra da televizyonun karşısında oturur ve uyur. Bu tabii her manada çok ciddi bir sorun. İnsanlar mutlaka günün içerisinde kendilerine bir aktivite zamanı ayırmak zorundalar. Haftada en az 3 gün tercihan 5 gün, bir saat kırk beş dakika civarında “dayanıklılık egzersizi”,yani yürüyüş, bisiklet, yüzme gibi tüm vücut kaslarının kullanıldığı tempolu aktiviteleri öneriyoruz. Bu egzersizi işe geliş veya işten dönüşte tempolu bir yürüyüş olarak da yapabilirler. Bu olmazsa olmaz. Bunun dışında kuvvet egzersizleri, esneklik egzersizlerinin de bu programa dahil edilmesi gerekir. Ayrıca, insanlara gün içinde fiziksel aktivitesini on bin adım civarına çıkarmasını öneriyoruz. Aşağıdaki odadaki arkadaşına mail atmak yerine kalkıp gidecek, telefonla bile mümkün olduğu kadar ayakta konuşulması gerek. Otobüsten, servisten evinin 500 m aşağısında inip yürüyecek. Bunun dışında, arabanızı gideceğiniz yerin mümkün olduğu kadar uzağa park etmekten çekinmeyin. Bunların hepsi hareketi artıracak öneriler.
B.Ö: Yani, aslında insanlar günlük yaşam tarzını biraz değiştirdiklerinde hareketlerini artırabilirler.
G.E: Evet. Mesela hafta sonu için aile ile birlikte bir kebapçıda oturup yemek yemek ya da çarşı gezmek tek alternatif değil. Biz doğal zenginlikleri çok fazla olan bir ülkeyiz. Uzun doğa yürüyüşleri olabilir, doğada vakit geçirmek olabilir. İnsanlar soğuktan ve aç kalmaktan korkmadan kendilerini doğal ortamlara yönlendirsinler. Ben spor salonları kadar alışveriş mağazaları açıldığını görüyorum. Türk insanlarının arabalarına binip bu merkezlere gelip buralarda vakit geçirme eğilimleri olduğunu görüyorum. Bu merkeze gelmek hobisiyse, o zaman bu merkezin içinde kendine bir yürüyüş parkuru edinebilir. Kış mevsimlerinde bu merkezler de çok güzel yürüyüş alanları olabilir. Yani yeter ki insanlar kendileri istesinler.
B.Ö: Hocam o halde “zamanım yok” gibi bir şey kabul etmiyorsunuz?
G.E: Asla. “İsteğim yok, bilgim yok” gibi şeyleri kabul ederim ama “zamanım yok “ lafını asla kabul etmem. Zaten istek bilgi olduktan sonra olacak bir şey. Bir şeyi hiç bilmeden isteyemezsiniz ki. Bilgilenirsiniz, yararları konusunda ikna olursunuz ve çevrenizde yapılmakta olduğunu görürsünüz ve sonra onu istersiniz. Hiç kimse sporu ve egzersizi severek doğmuyor. İnsan temel içgüdüleri gereği normalde yemeyi, ısınmayı tercih eder. İnsanlar öğrendikçe, belirli bir dozda egzersiz yapmanın ne kadar gerekli olduğunu görecek. Çünkü kendine göre düzenli ve belli bir dozda egzersiz yapmanın beyin üzerine çok olumlu kimyasal medyatörler salgılamakta olduğunu görüyoruz.
B.Ö: Yani “Spor yapan insan mutlu insandır” deyimi doğru?
G.E: Tabii ki. Çünkü kimyasal medyatörlerin etkisinin kişinin kendini mutlu hissetmesini sağladığı kanıtlanmıştır. Bizim ülkemizde azınlıkta olsa bile, dünyada egzersize bağımlı olan (exercise addiction) insanlar var. Bu insanlar her gün yerini yaralasa, sakatlansa bile spor veya egzersiz yapmadan duramıyorlar. Demek ki bazı kimyasal medyatörler de bu bağımlılığı tetikliyor. Demek ki bu kişilerin hoşuna giden bir eylem ve kişiler için bir süre sonra vazgeçilmez oluyor. Sporun ya da düzenli egzersizin bir alışkanlık, bir yaşam biçimi haline gelmesi için başlangıçtan itibaren 6 ay- 1 yıl süre geçmesi gerekiyor.
B.Ö: Sporun Türkiye’deki durumu hakkında devletin yeterince desteğinin olduğunu düşünüyor musunuz?
G.E: Türkiye’de devlet birçok alanda elinden gelen iyi niyetli bir çaba gösteriyor. Kaldı ki içinde bulunduğumuz yıllar artık özelleştirmenin ön görüldüğü yıllar. Bir yandan da böyle bir akım var. Ben eğitim, sağlık ve sporun desteklenmesinin devletin temel görevleri olduğunu düşünürüm. Özellikle de politika geliştirmek adına. Ne yazık ki ne eğitimimizde spora ayrılan zaman istediğimiz ölçüde ne tesis olarak okullarımız donanımlı. Ama bunu sadece spora karşı yapılmış bir ihmal olarak görmek haksızlık olur. İyi niyetli bir çaba var ama ülkenin kaynaklarıyla ve bireyin desteğiyle eşdeğer. Okullarda haftada iki saat bir beden eğitimi dersi var. Aile çocuklarının spor yapmasını, beden eğitimi nosyonu almasını desteklemiyorsa, yani toplum tabanından bir destek yoksa siz devlet olarak istediğiniz kadar bunu koymuş olun, sonuçta aileler özellikle de sınavları ön planda tutarak beden eğitimi derslerini gereksiz buluyorlar. Bu durumda çocuklarının fedakârlık etmesini istedikleri ilk şey spor. O anlamda devleti haksız yere suçlamaktan çok önce biz kendimizi eleştirelim. Biz çocuğumuzun spor yapmasını ne kadar destekliyoruz? Aileler sporu bir kültür olarak yerleştirse zaten devlete belli tepkiler verilir. Ben hiçbir okulda beden eğitimi öğretmeni yok diye ailelerin protesto yaptıklarını bu günde kadar görmedim. Bence bir çocuğun ilköğretim çağında bir beden eğitimi öğretmeninin olmaması çok ciddi bir sorundur. Çünkü beden eğitimi dersi, gelişimdir, oyundur, sosyalleşmedir, fiziksel uygunluktur. Herkes matematik profesörü olmayacak ama herkesin hareket etmesi şart. Ulu önder Atatürk sporun önemini “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ve “Ben sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlaklısını severim” diyerek vurgulamıştır. Yani liderlerimiz sporun önemini görmüştür, dilerim şimdiki liderlerimiz de görür. Ama asla kötümser değilim, olumlu gayretlerin olduğunu ama yeterli olmadığını düşünüyorum.
G.E: Bence Türkiye’ deki doktorların en büyük hatası şu: Muayeneyi yapıyor, reçeteyi yazıyor bir de “hareket edin” diyor. Bunu demek çok kolay. Halbuki bir merkez bir uzmana yönlendirse sağlıklı yaşam bakımından her şey daha doğru olacaktır. Hem bu alanda uzman kişi ve merkez sorunumuz var hem meslekler arası işbirliği sorunumuz var, hem bireyin söyleneni aksatmadan yapmakta sorunu var. Türk toplumu gelişmiş ülkelerle karşılaştırdığımız zaman son derece hareketsiz bir toplum. Özellikle Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde egzersiz yapmak toplumun kültürüne yerleşmiş. Fakat bu toplumlarda bile egzersiz yapma oranı %25. Bizim bu konuda sağlıklı bir istatistiğimiz de yok. Çünkü bu araştırmayı çok geniş merkezlerin yapması lazım. Yapılması gereken egzersiz dozajının doğru belirlenmesi, bunun halka doğru bir şekilde anlatılması lazım. Sokaktaki bir insana sorduğunuzda, yürüdüğü mesafeyi ve yürüme hızını size tam olarak söyleme ihtimali çok düşük. Fiziksel aktivitenin sınıflandırılması konusunda haftada iki kez sahada top oynamak da bir kıstas değildir. Bizim hem toplumumuzun ne kadar fiziksel aktivite yaptığıyla ilgili doğru bir bilgimiz yok hem yapılan aktivitelerin ne kadar doğru olduğuna dair bir bilgimiz yok. Dileğimiz, önümüzdeki yıllarda bu çalışmaların artması ve daha sağlıklı nesiller yetişmesi.
B.Ö:Son zamanlarda çok fazla spor salonu açıldı. Birbirine yakın mesafelerde çok fazla spor salonu var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
G.E: Spor salonları bir ihtiyaçtan doğuyor. Halk belli bir egzersiz alışkanlığı edinmek istiyor. Bunun da belli ekonomik limitleri var. Dolayısıyla küçük ekonomik limitlerle spor salonlarının açılması çok doğal. Bana sorarsanız spor merkezinin hem hijyen açısından hem merkezde kullanılan aletlerin insan sağlığına zararı olmaması bakımından olmazsa olmaz koşulları var. Bunun tamamen zararsız bir işlem olduğunu söyleyemeyeceğim için ben bu merkezlerin çok daha ciddi bir denetim altında bulunmasını tercih ederim. Hem hijyen koşulları bakımından hem de çalışan personelin eğitim düzeyi, kullanılan malzemenin niteliği bakımından daha dikkatli olunan salonların tercih edilmesini öneririm.
B.Ö: Hocam günümüzde artık insanlar “masa başı işi” yapıyorlar. İnsanlar kendilerini yorgun hissedebiliyorlar, zaman ayıramadıklarını söylüyorlar. Bu tarz iş yapan insanlara önerebileceğiniz bir şey var mı?
G.E: Bu bütün gelişmiş ülkelerin sorunu. Buna yabancı literatürde “sedanter yaşam biçimi ” deniliyor. Prof. Dr. Necati Akgün de bunu Türkçe’ ye “oturak hayatı” olarak çevirdi. Şu anda benim yaşadığım hayat da bu. Kişi yatağından kalkar arabasına veya servisine biner, işine gelir, işyerinde oturur, tekrar arabası veya servisine biner ve evine gider sonra da televizyonun karşısında oturur ve uyur. Bu tabii her manada çok ciddi bir sorun. İnsanlar mutlaka günün içerisinde kendilerine bir aktivite zamanı ayırmak zorundalar. Haftada en az 3 gün tercihan 5 gün, bir saat kırk beş dakika civarında “dayanıklılık egzersizi”,yani yürüyüş, bisiklet, yüzme gibi tüm vücut kaslarının kullanıldığı tempolu aktiviteleri öneriyoruz. Bu egzersizi işe geliş veya işten dönüşte tempolu bir yürüyüş olarak da yapabilirler. Bu olmazsa olmaz. Bunun dışında kuvvet egzersizleri, esneklik egzersizlerinin de bu programa dahil edilmesi gerekir. Ayrıca, insanlara gün içinde fiziksel aktivitesini on bin adım civarına çıkarmasını öneriyoruz. Aşağıdaki odadaki arkadaşına mail atmak yerine kalkıp gidecek, telefonla bile mümkün olduğu kadar ayakta konuşulması gerek. Otobüsten, servisten evinin 500 m aşağısında inip yürüyecek. Bunun dışında, arabanızı gideceğiniz yerin mümkün olduğu kadar uzağa park etmekten çekinmeyin. Bunların hepsi hareketi artıracak öneriler.
B.Ö: Yani, aslında insanlar günlük yaşam tarzını biraz değiştirdiklerinde hareketlerini artırabilirler.
G.E: Evet. Mesela hafta sonu için aile ile birlikte bir kebapçıda oturup yemek yemek ya da çarşı gezmek tek alternatif değil. Biz doğal zenginlikleri çok fazla olan bir ülkeyiz. Uzun doğa yürüyüşleri olabilir, doğada vakit geçirmek olabilir. İnsanlar soğuktan ve aç kalmaktan korkmadan kendilerini doğal ortamlara yönlendirsinler. Ben spor salonları kadar alışveriş mağazaları açıldığını görüyorum. Türk insanlarının arabalarına binip bu merkezlere gelip buralarda vakit geçirme eğilimleri olduğunu görüyorum. Bu merkeze gelmek hobisiyse, o zaman bu merkezin içinde kendine bir yürüyüş parkuru edinebilir. Kış mevsimlerinde bu merkezler de çok güzel yürüyüş alanları olabilir. Yani yeter ki insanlar kendileri istesinler.
B.Ö: Hocam o halde “zamanım yok” gibi bir şey kabul etmiyorsunuz?
G.E: Asla. “İsteğim yok, bilgim yok” gibi şeyleri kabul ederim ama “zamanım yok “ lafını asla kabul etmem. Zaten istek bilgi olduktan sonra olacak bir şey. Bir şeyi hiç bilmeden isteyemezsiniz ki. Bilgilenirsiniz, yararları konusunda ikna olursunuz ve çevrenizde yapılmakta olduğunu görürsünüz ve sonra onu istersiniz. Hiç kimse sporu ve egzersizi severek doğmuyor. İnsan temel içgüdüleri gereği normalde yemeyi, ısınmayı tercih eder. İnsanlar öğrendikçe, belirli bir dozda egzersiz yapmanın ne kadar gerekli olduğunu görecek. Çünkü kendine göre düzenli ve belli bir dozda egzersiz yapmanın beyin üzerine çok olumlu kimyasal medyatörler salgılamakta olduğunu görüyoruz.
B.Ö: Yani “Spor yapan insan mutlu insandır” deyimi doğru?
G.E: Tabii ki. Çünkü kimyasal medyatörlerin etkisinin kişinin kendini mutlu hissetmesini sağladığı kanıtlanmıştır. Bizim ülkemizde azınlıkta olsa bile, dünyada egzersize bağımlı olan (exercise addiction) insanlar var. Bu insanlar her gün yerini yaralasa, sakatlansa bile spor veya egzersiz yapmadan duramıyorlar. Demek ki bazı kimyasal medyatörler de bu bağımlılığı tetikliyor. Demek ki bu kişilerin hoşuna giden bir eylem ve kişiler için bir süre sonra vazgeçilmez oluyor. Sporun ya da düzenli egzersizin bir alışkanlık, bir yaşam biçimi haline gelmesi için başlangıçtan itibaren 6 ay- 1 yıl süre geçmesi gerekiyor.
B.Ö: Sporun Türkiye’deki durumu hakkında devletin yeterince desteğinin olduğunu düşünüyor musunuz?
G.E: Türkiye’de devlet birçok alanda elinden gelen iyi niyetli bir çaba gösteriyor. Kaldı ki içinde bulunduğumuz yıllar artık özelleştirmenin ön görüldüğü yıllar. Bir yandan da böyle bir akım var. Ben eğitim, sağlık ve sporun desteklenmesinin devletin temel görevleri olduğunu düşünürüm. Özellikle de politika geliştirmek adına. Ne yazık ki ne eğitimimizde spora ayrılan zaman istediğimiz ölçüde ne tesis olarak okullarımız donanımlı. Ama bunu sadece spora karşı yapılmış bir ihmal olarak görmek haksızlık olur. İyi niyetli bir çaba var ama ülkenin kaynaklarıyla ve bireyin desteğiyle eşdeğer. Okullarda haftada iki saat bir beden eğitimi dersi var. Aile çocuklarının spor yapmasını, beden eğitimi nosyonu almasını desteklemiyorsa, yani toplum tabanından bir destek yoksa siz devlet olarak istediğiniz kadar bunu koymuş olun, sonuçta aileler özellikle de sınavları ön planda tutarak beden eğitimi derslerini gereksiz buluyorlar. Bu durumda çocuklarının fedakârlık etmesini istedikleri ilk şey spor. O anlamda devleti haksız yere suçlamaktan çok önce biz kendimizi eleştirelim. Biz çocuğumuzun spor yapmasını ne kadar destekliyoruz? Aileler sporu bir kültür olarak yerleştirse zaten devlete belli tepkiler verilir. Ben hiçbir okulda beden eğitimi öğretmeni yok diye ailelerin protesto yaptıklarını bu günde kadar görmedim. Bence bir çocuğun ilköğretim çağında bir beden eğitimi öğretmeninin olmaması çok ciddi bir sorundur. Çünkü beden eğitimi dersi, gelişimdir, oyundur, sosyalleşmedir, fiziksel uygunluktur. Herkes matematik profesörü olmayacak ama herkesin hareket etmesi şart. Ulu önder Atatürk sporun önemini “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ve “Ben sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlaklısını severim” diyerek vurgulamıştır. Yani liderlerimiz sporun önemini görmüştür, dilerim şimdiki liderlerimiz de görür. Ama asla kötümser değilim, olumlu gayretlerin olduğunu ama yeterli olmadığını düşünüyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder