6/07/2008

Saklı Bahçe Titisee


Gidişimden sonraki ilk cumartesi gününde erkek arkadaşım ve onun arkadaşlarıyla Freiburg' un biraz dışında kalan ve sanıyorum ki oranın turistik bölgelerinden biri olan Titisee' ye gittik. Çok küçük bir yer olduğundan ve hava da pek iyi olmadığından fazla uzun süren bir gezi olmadı.

Titisee içinde küçük marketlerin ve hediyelik eşya dükkanlarının bulunduğu, daha çok doğası ve gelenekleriyle dikkat çeken bir Avrupa köyü. Bir çok insan buraya gezmeye, gölünü görmeye ve bir akşam yemeği yemeğe geliyor. Guguk saatleriyle meşhur olan bu köydeki hediyelik eşya bölümlerinin büyük kısmını bu guguk saatleri ve gerçekten çok güzel yapılmış taş bebekler kaplıyor. Gölün kenarındaki yazıda ise Atatürk Barajı' nın da anlatılması ilgimi çeken noktalardan biri.

Hediyelik eşya dükkanlarından sonra burada en çok resturantlar ve kafeler var. Fiyatlar da aslında oldukça uygun; yani turistik bölge diye şişirmemişler.

Gölde bir çok aktivite yapmanız mümkün. Fakat hava çok da iyi olmadığından biz bu fikri bir dahaki gidişimize erteliyoruz. Gölün kenarında biraz gezindikten sonra oranın yerel kıyafetleriyle bir resim çektirip akşam yemeği yiyebileceğimiz bir resturant arıyoruz. Daha sonra fast-food tarzı bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Aslında canımız fish&chips çektiği için böyle bir yemeği tercih ediyoruz desem daha doğru olur. Yemeğimizi yedikten sonra bazı yerel aksesuar ve yiyecek&içecek alışverişi yapıyoruz.

Dediğim gibi, fazla uzun bir gezi değildi bu. Hem hava şartları hem de sezondan dolayı fazla bir şey yapamadık. Aslında çok küçük bir yer olduğundan yapılacak çok da bir şey yok. Biz de sadece tertemiz hava ve yemyeşil doğanın tadını çıkarıp evimize doğru yola çıkıyoruz.



















6/04/2008

Pasaklı Tanrıça


"Sadece kafamı boşaltsın yeter. Bu ara beynime yükleme yapmak istemiyorum. Sadece beni eğlendiren, dinlendiren bir kitap okumak istiyorum" diyenler için birebir bu kitap. Londra' nın en büyük hukuk bürolarından birinde avukatlık yapan Samantha Sweeting, tam ortaklığa oynadığı sırada yaptığı büyük bir hatayla avukatlığını yaptığı şirketin 50 milyon pound zarar etmesine neden olur. Dünyası alt üst olan Samantha, nereye gittiğini bilmediği ilk trene atlayıp Londra' dan uzaklaşır ve kendini bir köyde bulur. Bir düğme dikmeyi bile bilmeyen, çamaşır makinesini kullanmayı bilmediği için bütün kıyafetlerini kuru temizlemeye gönderen ve yemek yapmayı bilmediği için bütün öğünlerini dışarıda yiyen Samantha, bu köyde bir evde tamamen tesadüfen hizmetçi olarak görev yapmaya başlar. Hayatının aşkını da bu köyde bulan Samantha' nın maceralarını okurken kendinizi onun dünyasından biriymiş gibi hissediyorsunuz. Hayata bambaşka bir açıdan yaklaşan bu kitabı mutlaka okuyun.

Cennetten Dünya' ya: Basel

Freiburg' da kaldığım ilk hafta sonunda erkek arkadaşımla, gezdiğim en güzel ülke olan İsviçre' nin Basel kentine gitmeye karar veriyoruz. Trenle yaklaşık 1 saat süren yolculuğun sonunda rüya gibi bir kentle karşı karşıyayım. Her yer yemyeşil; ki bu zaten bütün Avrupa kentlerinin karakteristik özelliği. Burada da tıpkı Freiburg' da olduğu gibi arabalardan çok bisikletler var. İnsan buralarda araba kullandığı için kendini suçlu hissediyor. Bu insanlar doğayı bu derece korumaya çalışırken bizim de aksine yok etmeye çalışmamız tartışmaya açık başka bir nokta.

Burası da çok büyük bir kent sayılmaz ama Freiburg' dan çok daha büyük olduğu kesin. Yine şehrin ortasından bir nehir geçiyor. Burada da yerleşim daha çok nehir kenarında. Old Town dedikleri eski yerleşim alanı nehrin tam kıyısında, yeni şehir de nehrin uzağında. Nehrin ortasından geçen köprü eski şehiri ve yeni şehiri adeta bıçak gibi ayırıyor. Yeni şehirler az çok bizim kentlerimize benzediği için tabii ki eski şehiri gezmeye karar veriyoruz.
Buranın ilk göze çarpan yapısı, şehrin her yerinden görünen devasa bir katedral. Eski şirin evlerin donattığı daracık sokaklardan geçip katedrale gidiyoruz. Belli ki şehrin en tepe noktasına inşa edilen bu yapının bahçesinden bütün Old Town' ı görebiliyorsunuz. 13. ya da 14. yy' dan kalan bir otelin girişinin az uzağında yine o dönemlerde yapılmış bir labirent dikkatimizi çekiyor ve oynamaya başlıyoruz biz de. Tam otelin avlusuna geldiğimizde korkunç bir yağmur bastırıyor ve biz de oldukça hazırlıksız yakalanıyoruz. Otelin kemerli kapısının altında bir sığınak bulup oraya çöküyoruz. Birer sigara içerken ergenlik çağındaki çocukların yağmurla eğlendiklerini izleyip sırıksıklam oldukları halde yankılanan kahkahalarını dinliyoruz. Yağmur biraz azalınca "Markplatz" dedikleri, çok eski zamanlardan günümüze kadar uzanan pazar yerini ziyaret etmek üzere yola koyuluyoruz tekrar. Fakat pazar günü olduğundan hiç bir kıpırtı yok pazar yerinde bile. Avrupa' da pazar günü hiç bir yer açık olmuyor. Buranın belediye binası da bütün evler gibi eski çağlardan kalma. Çeşitli figürlerle duvarlar süslenmiş ve heykeller adım attığımız her yerde. Tam bir kültür kenti.

Şehrin görülmeye değer sokaklarını, yapılarını gezdikten sonra günün sonunda arkadaşlarımızın Freiburg' dan Basel' e doğru yola çıktığının haberini alıyoruz. Vardıklarında birinin elinde şarap ve plastik bardaklar olduğunu görüyoruz. Nehrin kenarına geçip bir şişe şarabı bitirdikten sonra şehrin Türk mahallesi kısmındaki işkembeciye gidip birer işkembe çorbası içtikten sonra tekrar "hometown" 'a doğru yola koyuluyoruz.

İsviçre gerçekten çok güzel ve zengin bir ülke. Kendine has bir havası ve mimari yapısı var. Basel de görülmeye değer bir Avrupa kenti.

6/02/2008

Huzur Kenti Freiburg

14 Mayıs 2008... 7 yıl aradan sonra nedenini bilmediğim bir şekilde kendi ülkemmiş gibi bağlandığım Almanya' ya doğru yolculuğumun ilk günü... İstanbul Sabiha Gökçen Havalima' nında yaklaşık 6 saat kadar beklemem bile hiç mi hiç önemli değil. İçimdeki heyecan sıkılmama meydan okuyacak kadar fazla. Saat gece 2.50... "Easyjet Havayolları ile İstabul' dan Basel 'e gidecek yolcuların pasaport kontrolünden geçmesi gerekmektedir" anonsu ile heyecan katsayım daha da artıyor. Yolcuların yarısından çoğunun Türk olması ve birçoğunun da ter kokması ve hatta uçaktaki hosteslerin Fransızca konuşması bile umrumda değil. Yolculuğumun kaç saat sürdüğünü de hesaplamadım. Kitabımı okudum, bir light cola içtim, mp3 player' ımı kulağıma taktım ve tadını çıkardım. Saat sabah 6 ve ben Basel 'deyim. Havalimanından dışarı çıktığımda O orada elinde çiçekle bekliyordu. Daha güzel bir sabahım olduğunu hatırlamıyorum. Yanındaki iki arkadaşıyla birlikte arabamızla yollara koyulduk. İstikamet Freiburg... Burası küçücük, sevimli ve oldukça düzenli bir şehir olmasının yanında adeta bir kültür kenti; aynı zamanda da Almanya' nın turistik şehri. Sabahın ilk saatlerinde bile insanlar hep güleryüzlü ve herkesin ağzında mutlaka bir "Guten Morgen"... Herkesin nazik, kibar ve kültürlü olduğu bu şehirde insanlar sabahın erken saatlerinde koşuşturmaya başlıyorlar ama stresten eser yok... Sanki herkes mutlu... Gidip eve yerleşiyoruz ve güzel bir kahvaltı yapmak üzere tekrar çıkıyoruz. Bu ülkede sanırım kahvaltı kültürü sadece pazar sabahları için geçerli.. Bu nedenden dolayı olsa gerek çeşit çeşit kahvaltılık poğaçalar yapmışlar... Herkes bir elinde kahve diğer elinde poğaça okula ya da iş yerine doğru koşuşturuyor. Biz de sıradan bir benzin istasyonuna girip kahve içip tereyağlı bretzel yemeye karar verdik. Bu, bizim bildiğimiz simidin biraz daha farklı bir versiyonu; çok da lezzetli. Daha sonra evimize döndük ve erkek arkadaşım, aynı zamanda iş yeri olan şehrin tek üniversitesine doğru yollandı. Ben de yolculuğun rehavetini üzerimden attıktan sonra erkek arkadaşımın da talimatlarıyla şehre inmeyi başardım. İnsanlar sakin, şehir temiz, düzenli ve huzur verici... Heryerde bisikletliler... Araba kullanma alışkanlığı pek yaygın değil buralarda. Herkes ya bisiklet sürüyor ya da paten kullanıyor. Tramvay ve otobüsler de oldukça temiz ve düzgün çalışıyor. Kaldırım taşları parke ve sokakların arasından minik arklarda su geçiyor. Rivayete göre, bu arklardan birinin içine yanlışlıkla ayağı giren Freiburg' da evlenir ve orada kalırmış.

Trafik de oldukça düzenli ve insanlar hem birbirlerine hem de kurallara çok saygı duyuyorlar. Yaya geçidine adımınızı atar atmaz bütün arabalar duruyor. Binalar şehir içinde en fazla iki katlı ve alt katı hep dükkan, üst katlar da dükkanların ya depoları ya da ikinci katları. Yani şehir göbeğinde yerleşim yok. Yine şehrin göbeğinde inanılmaz büyüklükte bir kilise var. Zaten bütün Avrupa' da en güzel binalar kiliseler, katedraller ve şapeller. Bütün binalar eski fakat son derece bakımlı ve estetik.
Almanlar çok nazik ve kültürlü insanlar... En azından benim gittiğim bölgede öyleydi. Herkes "Danke schön" ve "Bitte schön" ü mutlaka kullanıyor. Kimse kimsenin hayatına karışmıyor. Herkes kendiyle mutlu, kendiyle barışık, hayatı seviyor. Çok tutumlular ve "sparen" onların bir hayat biçimi olmuş. Para konuşmak ayıp değil ve herkes para konuşuyor. Öyle sanıldığı kadar pahalı falan da değil buralar. Çok basit ve sadeler... Ne giydiğinin, ne yaptığının, ölçülerinin hiç bir önemi yok. Sana insan olduğun için değer veriyorlar. İşte bu da gelişmişliktir.

Şehrin ortasından bir nehir geçiyor. Bu nehrin kenarında bir kaç cafe, bisiklet ve yaya yolu var. Şehirde aynı zamanda Freiburg' un simgesi haline gelmiş 2 tane de saat kulesi hemen her yerden görünüyor.

Freiburg kısaca bu. Bunun ötesini anlatmak benim için olanaksız; gidip görüp yaşamak gerek. Bence Avrupa' da gittiğim en güzel şehirdi...