
Son zamanlarda artık Türkiye' de başarılı filmlerin çekilmeye başladığını düşünüyorum. Her ne kadar aksini iddia edenler olsa da özellikle 80li yıllarla kıyasladığımızda, şu anda gayet büyük bir başarı sergiliyoruz. Gerçi o filmler de o zamanların şartlarını barındırıyorlarmış; bize saçma gelenler o zamanın toplumsal konularıymış ya da talep edilen oymuş ki yönetmenler o tarz filmler çekmişler.
Yine, her ne kadar aksini iddia eden olsa da en son çekilen, Türk yapımı bir korku filmi olan "Semum" bence gayet de başarılı. Üstelik çoğu zaman Hollywood ya da Avrupa çekimi korku filmlerini gülerek ya da hafif bir gerilimle izlediğinimi hatırladığımda Semum 'u seyrettikten sonraki ruh halimi gözlemlemeye değer buluyorum.Lavaboya giremedim bir müddet. Sonra da düşündüm ki, bu film bir Türk yapımı olduğundan ve içimizden kopup geldiğini bildiğimden bana daha gerçekçi geliyor ve bu nedenle de az biraz daha fazla korktum; daha doğrusu gerildim.Filmdeki grafik tasarımları hakkında acımasızca eleştiri yapanları duyuyorum ve okuyorum ( ki zaten bizim toplumumuzda insanları acımasızca eleştirmek bir "gelenek" tir). Fakat olaya bir de şu açıdan bakmak lazım: Zaten bizim de "öbür dünya, şeytan, melek, vs " dediğimiz kavramlar da 3. boyuta ait değil mi? Zaten bize, somut kavram bakımından ele aldığımızda, "grafik tasarım kahramanları" kadar uzak ve yabancı değiller mi?
Ayrıca, filmin kesinlikle salt bir korku filmi olmadığını, içinde hem epik hem felsefik bir takım öğeler barındırdığı kanaatine vardım. Ayrıca, yönetmenin filmde bir takım simge ve sembollere yer verdiğini de düşünüyorum. Semum 'un hem insanların kendisine hem de diğer insanlara zarar veren ve "kötü" olarak nitelendirdiğimiz duygu, davranış ve düşünce biçimlerinin zararlı bir ürünü olduğunu, Banu karakterinin bu kötülüklere hizmet eden ve "id"lerinin kölesi olmuş insanlara bir örnek teşkil ettiğini, din adamının iyiliklerin ve olumlu düşüncelerin gücünü temsil ettiğini ve er ya da geç, iyi olanın kazandığını gözlemledim. Mum ışığının aydınlığa giden bir yol olduğunu simgelemesini görürken maneviyatın ne kadar önemli olduğunu da bir kez daha anlamış oldum.
Yine, her ne kadar aksini iddia eden olsa da en son çekilen, Türk yapımı bir korku filmi olan "Semum" bence gayet de başarılı. Üstelik çoğu zaman Hollywood ya da Avrupa çekimi korku filmlerini gülerek ya da hafif bir gerilimle izlediğinimi hatırladığımda Semum 'u seyrettikten sonraki ruh halimi gözlemlemeye değer buluyorum.Lavaboya giremedim bir müddet. Sonra da düşündüm ki, bu film bir Türk yapımı olduğundan ve içimizden kopup geldiğini bildiğimden bana daha gerçekçi geliyor ve bu nedenle de az biraz daha fazla korktum; daha doğrusu gerildim.Filmdeki grafik tasarımları hakkında acımasızca eleştiri yapanları duyuyorum ve okuyorum ( ki zaten bizim toplumumuzda insanları acımasızca eleştirmek bir "gelenek" tir). Fakat olaya bir de şu açıdan bakmak lazım: Zaten bizim de "öbür dünya, şeytan, melek, vs " dediğimiz kavramlar da 3. boyuta ait değil mi? Zaten bize, somut kavram bakımından ele aldığımızda, "grafik tasarım kahramanları" kadar uzak ve yabancı değiller mi?
Ayrıca, filmin kesinlikle salt bir korku filmi olmadığını, içinde hem epik hem felsefik bir takım öğeler barındırdığı kanaatine vardım. Ayrıca, yönetmenin filmde bir takım simge ve sembollere yer verdiğini de düşünüyorum. Semum 'un hem insanların kendisine hem de diğer insanlara zarar veren ve "kötü" olarak nitelendirdiğimiz duygu, davranış ve düşünce biçimlerinin zararlı bir ürünü olduğunu, Banu karakterinin bu kötülüklere hizmet eden ve "id"lerinin kölesi olmuş insanlara bir örnek teşkil ettiğini, din adamının iyiliklerin ve olumlu düşüncelerin gücünü temsil ettiğini ve er ya da geç, iyi olanın kazandığını gözlemledim. Mum ışığının aydınlığa giden bir yol olduğunu simgelemesini görürken maneviyatın ne kadar önemli olduğunu da bir kez daha anlamış oldum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder